Archive

Archive for the ‘kefirin yararları’ Category

Ara
19

Kafkaslar’ın gençlik sırrı, uzun ve sağlıklı yaşam iksiri olan, neredeyse her derde deva olarak gösterilen kefir, kış aylarında düşen bağışıklık sisteminin de bir numaralı kalkanı denebilir.

Her yaşta, günün her saatinde ve dilediğiniz miktarda tüketebileceğiniz kefirin faydası saymakla bitmiyor…

İçeriğindeki probiyotikler yani “dost bakteriler” sayesinde vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olan kefir, sütün kefir taneleriyle mayalandırılması sonucu elde ediliyor.

Doğal bileşiminde bulunan fosfor, potasyum, sodyum, klor, magnezyum gibi mineraller, A, B1, B2, B6, B12, C, D, E, folik asit gibi vitaminler ve esansiyel amino asitler ile dengeli beslenmede de önemli rol oynayan Kefir, bağışıklık sisteminin yanı sıra sindirim sistemini de güçlendirmeye destek oluyor.

FAYDASI SAYMAKLA BİTMİYOR

• İçerdiği protein ve kalsiyum sayesinde kilo kontrolüne de yardımcı olan kefir, diyetteki yağların emilimini destekleyerek kolestrolü kontrol altında tutmaya katkıda bulunuyor.

• Yiyeceklerle alınan toksik (zehirli) maddelerin vücuttan atılmasına ve kabızlık, ishal ve bağırsak tahrişleri gibi rahatsızlıkların ortadan kalkmasına destek oluyor.

• Ayrıca yüksek kan basıncının düşmesine ve kalsiyumun bağırsaklardan emilimini artırarak osteoporoz riskinin azalmasına yardımcı oluyor.

Ara
06

Soğuk havalarla birlikte kış hastalıklarının da görülme sıklığı arttı. Ani ısı değişiklikleri halsizlik, baş ağrısı ve yorgunluğa neden olurken; grip, soğuk algınlığı, bronşit gibi pek çok hastalık da yaygınlaştı. Sağlıklı kalmak içinse dengeli ve yeterli beslenmek Altın kural olarak gösteriliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Uzmanları, “Doğru beslenerek gripten korunmanın yolları” hakkında bilgi verdi.

Taze sebze ve meyve tüketin

Hem kış hem de yaz aylarında düzenli bir beslenme programı için; et, süt, sebze, meyve ve tahıllardan oluşan besin gruplarının dengeli bir biçimde alınması gerekiyor. Özellikle taze sebze ve meyveler soğuk havalarda da sağlıklı kalmak isteyenlerin imdanına yetişiyor.

Enfeksiyondan korunmak için bol bol balık, süt ve yumurta tüketin

Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerde bulunan A Vitamini güçlü bir antioksidandır. Bu besinlerin belirli ölçülerde tüketilmesi hastalıklardan korunmada önemli rol oynar.

C vitamini kurtarıcıdır

C vitamini vücuttan zararlı Maddelerin atılmasını sağlar, savunma sistemini güçlendirir. Yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, Limon, mandalina, kuşburnu gibi besinler bol miktarda C vitamini içerir. C vitamini kaybını önlemek için salatalar da meyve suları gibi tüketilmeden hemen önce hazırlanmalıdır.

E vitaminini fındık, ceviz ve bademden alabilirsiniz

E vitaminin vücut çalışmasındaki en önemli görevi antioksidan özelliğidir. En zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, Sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tahin gibi besinlerdir. Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan omega-3 yağ asitleri güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Ayrıca zeytinyağı, fındık yağı gibi sıvı yağlarda bulunan omega-9 yağ asitleri de bağışıklık sistemini olumlu etkiler.

Çinko eksikliği hastalık nedeni

Vücuda yapılacak çinko desteği fiziksel, nörolojik ve psikolojik gelişmeyi iyileştirir, yaşamı tehdit eden enfeksiyonların sıklığını da azaltır. En iyi kaynakları; kırmızı et ve kabuklu deniz ürünleri ile karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Diğer kaynakları; fındık, ceviz, fıstık gibi kuruyemişler, süt, peynir ve kuru baklagiller olarak sayılabilir.

Bırakın yoğurt ve Kefir sizi korusun

Florayı güçlendirerek gastrointestinal sistem enfeksiyonlarına karşı direnç oluştururlar. Antimikrobiyal aktiviteyi üst düzeyde tutarlar. İmmün fonksiyonlara(bağışıklığa) destek verirler. Antitümör özellik gösterirler. Prebiyotikler ise probiyotiklerin büyüme ve gelişmesini sağlayan, aktivitelerini artıran sindirilmeyen karbonhidrat bileşikleridir. Prebiyotikler ise başta Anne Sütü ve lifli gıdalarda (enginar, Kereviz, pırasa, kuşkonmaz ve muz gibi ) bulunurlar. Yoğurt prebiyotiktir, yani probiyotiklerin üremesini artırır. Kefir probiyotiktir, yani kendisi yararlı mikroorganizmadır

Kefir tümör oluşumunu engellemekte ya da var olanın ilerlemesini azaltmaktadır. Kefir içindeki mikroorganizmalar bol miktarda vitamin (K vit, B1 vitamini, pantotenik Asit, niasin, folik asit B12, ve biyotin) sentezi yaparlar. Kefir mikroorganizmalarının ürettiği biyotin diğer B kompleks vitaminlerinin emilimini de artırır.

Doğal şifa kaynağı bal

Bal enerji veriminin dışında karasal iklime sahip ve Gün içi ısı farkının fazla olduğu bölgelerde soğuğa ve soğuk algınlığına karşı, ağız, boğaz ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu özellikler Balın antimikrobiyel etkisinin yanı sıra; Baldaki fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliğinden kaynaklanmaktadır. Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı önerilmiştir.

Faydası kokusundan ağır basıyor

Sarımsağın yapısında bol miktarda Su, fruktoz içeren karbonhidratlar, kükürt bileşikleri, Protein, lif ve serbest amino asitler bulunur. Sarımsak ayrıca yüksek miktarda saponin, fosfor, potasyum, kükürt, çinko, orta miktarda selenyum, A ve C vitaminleri ile az miktarda da kalsiyum, Magnezyum, Sodyum, demir, manganez ve B kompleks vitaminlerini içerir. Sarımsağın bağışıklık sisteminin baskılanmasını önleyerek kansere karşı etkili bir silah olabileceği belirtilmektedir.

Bir tutam maydanoz günlük C vitamini ihtiyacının çoğunu karşılar

Maydanoz bir provitamin A (Beta karoten) kaynağıdır. Bu özelliği ile görme gücü, kılcal damar sisteminin, adrenal bezin ve tiroid bezinin fonksiyonları üzerinde etkilidir. Yapraklarında uçucu yağlar, flavonoidler, protein, klorofil ve glikozit, köklerinde ise uçucu yağ, şeker, müsilaj ve glikozit vardır. Yapraklar vitamin ( A,C,K ), demir, potasyum, kükürt, kalsiyum, magnezyum yönünden zengindir.

Her nar tanesi bir ilaç

Nargiller familyasının örnek bitkisidir. Nar meyvesi ismini Latince’de ‘çok tohumlu’ anlamına gelen ‘pomegranate’den almıştır. Nar suyunda anthsiyaninler ve güçlü antioksidant flavonoidler nar Suyunun rengini sağlarlar. Nar antioksidan ve anti-tümör etkisinden dolayı ilaç olarak da tanımlanabilir.

Ara öğünlerde kayısı tüketin

Kayısı, insan vücudunun günlük enerji ve protein gereksiniminin karşılanmasında çok az katkıda bulunmakla birlikte Mineral maddelerden potasyum ve vitaminlerden -karotence çok zengindir. A vitaminin öncül maddesi olan -karoten vücudu ve organları saran epitel doku, göz sağlığı, kemik, diş gelişmesi ve endokrin bezlerinin çalışması için gereklidir. Bu görevlerinden başka A vitamini üreme ve büyümede, enfeksiyonlara karşı vücut direncinin artmasında önemli rol oynar. Diğer taraftan A vitamini normal vücut hücrelerinin kanserli hücreye dönüşmesinin başlıca sorumlusu olan aktif karsinojenlerden tekli Oksijenin oluşmasını önlemekte veya oluştuktan sonra etkisiz hale getirmektedir. Ayrıca A vitamini organizmanın ve sağlıklı hücrelerin direncini artırarak kansere karşı koruyucu görevi yapmaktadır.

En zengin meyve kivi

Kivi dünyada yoğun olarak tüketilen 26 meyve içerisinde besin maddesi yönünden en zengin meyvedir. Kivi meyvesinin 100 gramında ortalama 100-400mg C vitamini bulunur. Ayrıca magnezyum içeriği bakımından da en zengin, yüksek potasyum miktarı ve düşük sodyum ile yine meyveler içerisinde ön sıralarda yer almaktadır. E vitamini, Bakır, fosfor, B2 vitamini ve A vitamini bakımından da iyi bir içeriğe sahiptir. Kivi, karotenoidler (beta karoten, lutein ve ksantofil), fenolik bileşikler (flavanoidler ve antosiyaninler) ve antioksidant içerikleri yönünden de oldukça önemli meyvelerdendir.

Bitki çayları soğuk havalarda tordu bir tercihtir

Özellikle kuşburnu, ıhlamur, ahududu, böğürtlen bu dönemde antioksidanca zengin olanları olarak sıralanabilir. Limonla zenginleştirerek kendinize doğal Bitki çayları karıştırabilirsiniz.

, , , , ,

Kas
26

Soğuk havalar günden güne kendini iyice hissettiriyor. Kış mevsimlerinde sık görünen solunum yolları enfeksiyonları da günlük yaşantımızı her gün daha fazla olumsuz etkiliyor. Etrafımızda hapşıran, öksüren ya da burnu akan insanlar artıyor. Virüslere karşı sağlıklı kalabilmek için de bağışıklık sisteminin güçlenmesi şart. Bunun yolu ise öncelikle sağlıklı beslenmeden geçiyor. Acıbadem Göktürk Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Göknel Dumanlı, kış aylarında bağışıklığı kuvvetlendirmenin yollarını anlattı.

1- Su içmeyi unutmayın
Havaların soğumasıyla su tüketimi de azalıyor. Ama unutmayın ki vücudumuzun yaz kış suya ihtiyacı var. Özellikle gripten korunmak için günde 2,5 lt su için ve antioksidan içeriğini artırmak için de içerisine limon ve zencefil ekleyin.

2- Günde 1 kase yoğurt yiyin
Yoğurt ve kefir gibi probiyotikler, zararlı bakterileri yok ederek, bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Aynı zamanda doğal antibiyotik görevi yapıp bağırsak sistemini de koruyor. Bu nedenle özellikle enfeksiyonel salgınların yoğun olarak yaşandığı bu günlerde günde 1 kase yoğurt ve 1 bardak kefir içmek bağışıklık sisteminizin kuvvetlenmesine yardımcı olacaktır.

3- Her yemeğe 1 diş sarımsak atın
Sarımsağın içinde bulunan allicin adlı antioksidan, vücudu serbest radikallerden koruyor. Virüs karşıtı olan sarımsak, aynı zamanda güçlü bir selenyum kaynağı ve sağlıklı bir yaşam için mutlaka gereken sülfür içeriyor. Tüm bu faydaları göz önünde bulundurulduğunda sarımsak bağışıklık sistemini güçlendirmenin en ucuz yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Mide ve bağırsakları güçlendirmeye de yardımcı olan sarımsağı her yemeğin içine bir diş atarak tüketebilirsiniz.

4- Yemeklere zencefil ekleyin
Zencefil, vücudun enfeksiyonlarla mücadelesinde yardımcı oluyor ve toksinlerin dışarı atılmasını sağlıyor. Kanserle savaşta da etkili olduğu bilinen zencefili, çay olarak tüketebileceğiniz gibi yemeklere ve tatlılara da ekleyebilirsiniz. Günde 3-4 bardak zencefil çayı içebilirsiniz. Safra taşı olanlar ve safra kesesi olmayanlarda zencefil ağrıya yapabiliyor. Hamileler ise günde en fazla bir bardak içebiliyor.

5- Çorbanıza zerdeçal koyun
Hint safranı olarak da bilinen zerdeçal bağışıklık sistemini geliştiriyor ve detoks özelliği taşıyor. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalarda zerdeçalın cilt, kolon ve meme kanseri tedavisinde de faydalı olabileceği öngörülüyor. Zerdeçalı yemeklere ve çorbalara katarak tüketebilirsiniz.

6- Bol bol meyve yiyin
Mandalina, portakal, limon, greyfurt ve kivi gibi meyveler birer C vitamini deposudur. O nedenle bol miktarda tüketebilirsiniz. Özellikle portakalı yerken kabuğunu mümkün olduğunca ince soymaya çalışın. Alttan çıkan beyaz kısmıyla birlikte tükettiğinizde daha fazla C vitamini almış olursunuz. Günde 1 portakal, 2 mandalina,2 kivi ve 1 greyfurt yiyebilirsiniz.

7- Haftada 2 öğün kuru baklagil tüketin
Kurufasülye, mercimek, soya fasülyesi ve nohut gibi besinler kalsiyum, demir, çinko, magnezyum mineralleri, tiamin, riboflavin, niasin, folik asit ve E vitamini bakımından zengin. İyi birer protein kaynağı olan kurubaklagiler, şeker ve kolesterolü dengeliyor. Bu yiyeceklerin haftada 2 öğün tüketilmesi, bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

8- Günde 1 nar yiyin ya da 1 bardak suyunu için
Nar, zengin vitamin ve mineral içeriğiyle kış mevsiminin vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Besinsel içerik yönünden en zengin meyveler arasında tanımlanan nar, kalsiyum, B6, B9 ve C vitaminleri ile demir, magnezyum, fosfor ve potasyum gibi sağlıklı beslenme açısından büyük önem taşıyan bileşikleri içeriyor. Son zamanlarda, oldukça popüler olan nar suyu, söz konusu antioksidan özellikleri sayesinde, bağışıklık ve savunma sisteminin güçlendirilmesinde önemli rol oynuyor.

,

Kas
13

Yüksek miktarda bitkisel sterol içeren sihirli yiyeceklerle endüstriyel besin kullanmadan kandaki kolesterol düzeyinizi düşürebilir ve yaşamınıza sağlıklı bir şekilde devam edebilirsiniz

Günlük beslenme düzenimiz değerlendirildiğinde ortalama olarak 100-150 gram arasında yağ ve 250-770 mg civarında da kolesterol aldığımızı basitçe söyleyebiliriz. Kolesterol hemen hemen tüm dokularımızda sentezlenebilen önemli bir bileşik. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi hücre zarlarımız kolesterolden oluşuyor. Steroid hormonları, D vitamini ve safra tuzlarının yapımı için de kolesterole ihtiyaç duyuyoruz. Kolesterol fazlası karaciğer tarafından safraya bağlanıp bağırsağa taşınarak dışkı ile vücuttan atılıyor. Aslında yediğimiz yiyeceklerden gelen kolesterol miktarının ortalama yüzde 10 kadar gibi bir kısmının kana geçtiği düşünülse de karaciğerin kendi ürettiği kolesterol, damar sağlığını tehdit edebilir. Bu nedenle yiyecek seçiminde yapacağımız basit değişikliklerle vücutta üretilen fazla kolesterolün damarlarımıza zarar vermeden yukarıda bahsettiğim gibi dışkı ile atılmasını sağlayabiliriz. Nasıl kolesterol bizim hücrelerimizin ana yapısını oluşturuyorsa, bitkisel steroller de bitkilerin hücre duvarını oluşturan kolesterol benzeri bileşiklerdir. Birçok araştırma son 50 yılda bitkisel sterollerin kolesterol emilimini baskılayıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Bugüne kadar 40’ın üzerinde bitkisel sterol tanımlanmıştır. Bunlar besin endüstrisinde yoğurt, yumuşak margarin veya ekmeklere eklenerek kolesterol düşürmek ve kalp sağlığını korumak için kullanılıyor. Ancak sizlere vereceğim önemli pratik bilgiler ve yüksek miktarda bitkisel sterol içeren özel bitkisel yiyeceklerle kolesterol düzeyinizi kontrol altında tutabilirsiniz.

1- Günde iki gram bitkisel sterol alın: Araştırmalar günde iki gram kadar bitkisel sterol alımının kanda kötü huylu kolesterol olarak tanımlanan LDL kolesterolü yüzde 15 kadar düşürebildiğini göstermektedir. Bitkisel sterollerden en zengin yiyeceklerin başında badem ve çekirdekler gelmektedir. Eğer kanda yükselen kolesterolü baskılamak istiyorsanız her gün bir çay bardağı badem ve yarım çay bardağı farklı çeşitte çekirdek (ay veya kabak çekirdeği gibi) yemenizde fayda var.
2- Trans yağlar yerine bitkisel sıvı yağlar tüketin: Bitkisel sterollerin ikinci önemli kaynağı bitkisel sıvı yağ çeşitlerinden zeytin, fındık ve ayçiçek yağıdır. Trans yağlar kanda kolesterol üretimini hızlandırdığı için doymuş yağ içeren ve trans yağ asidi yüksek olan tereyağı, sert margarinler, kızartılmış yağlar ve kuyruk yağından uzak durmalısınız. Günde beş-altı yemek kaşığı bitkisel yağ tüketiminin kanda kolesterol düzeyini azaltabildiği unutmamalısınız.
3- Yeşil ve siyah zeytin yiyin: Bitkisel sterollerden en zengin üçüncü besin zeytinlerdir. Zeytin hem kolesterol düşürücü hem de yüksek antioksidan içeriği nedeniyle kansere karşı koruyucu yiyeceklerin başında gelir. Günde maksimum 10 adeti geçmeyecek şekilde doğal, işlenmemiş ve tuzsuz zeytin tüketmenizi şiddetle tavsiye ederim. Çekirdeklerini çıkararak salatalara ekleyebilir, zeytin ezmesi şeklinde mutfak robotundan geçirerek tüketebilirsiniz.
4- Kolesterol düşmanı lahana ve karnabahar: Lahana ve karnabahar yemek içerdikleri bitkisel steroller sayesinde kanda kolesterolün yükselmesini önler. Zeytinyağlı yemek olarak tüketebileceğiniz gibi buharda pişirerek et, tavuk veya balık yanında da servis edebilirsiniz. Lahana çorba şeklinde tüketildiğinde kolesterol düşürücü ve kan şekeri dengeleyici özellik gösterir. Günde üç kase lahana ve karnabahardan oluşan sebze çorbası içmek kolesterol ilacından bile daha etkindir.
5- Bulgur ve kepekli pirinç tüketin: Tahılların içinde en fazla kepekli pirinç ile bulgurda bulunan bitkisel steroller kanda kolesterol düzeyini yaklaşık yüzde 10-15’e kadar düşürebiliyor. Yaklaşık bir tabak bulgur pilavı 200 miligram kadar bitkisel sterol içermektedir. Bulgur sadece kandaki kolesterolü değil trigliserit adlı kan yağını da düşürerek kalp için koruyucu etki göstermektedir.

GÜNÜN BİLİMSEL NOTU
Kefir de yoğurt gibi fermante bir süt ürünüdür. Bekletildikçe tadı ekşir ve çok az olan alkol oranı artar. Kefirin bilinen hiçbir zararı yoktur. Bazı kişilerde toksinlerden temizlenirken toksinlerin geçtiği dokularda bir takım rahatsızlıklar oluşabilir. Kısa bir süre sonra, toksinler vücut dışına çıkacak ve kişi kendini çok iyi hissedecektir (iyileşme krizi). Kefiriniz tatlı ise ve ekşi seviyorsanız mayalanma süresini 48 saate kadar uzatın. Kefir ekşidikçe faydası artar. Tatlı kefir istiyorsanız mayalanma süresini 24 saatten fazla uzatmayın ve kefiri buzdolabında saklayın. Kefirinizin daha katı olmasını istiyorsanız ayırdığınız kefir ayranını birkaç saat buzdolabında tutun. Günde 250-500 ml kadar kefir tüketmek yeterlidir. Kefir ile yoğurdun farklarının ne olduğu en sık sorulan sorular arasındadır. Görünüş olarak birbirlerine çok benzerler. Yoğurt prebiyotiktir yani probiyotiklerin üremesini arttırır. Kefir probiyotiktir. Yani kendisi yararlı mikroorganizmadır. Yoğurtta mikroorganizma olarak sadece bifidobakterler ve laktobasiller bulunur. Kefirde ise bunlara ilaveten lactobacillus caucasus, leuconostoc, asetobacter ve streptokok gibi bakteriler bulunur. Sonuç olarak evde yapılan yoğurt sağlığınız için çok iyidir, kefir ise ondan da iyidir. Kefir tümör oluşumunu engellemekte ya da var olanın ilerlemesini azaltmaktadır. Kefir mikroorganizmalarının ürettiği biyotin diğer B kompleks vitaminlerinin emilimini de artırır. Kefir hafif bir sinir yatıştırıcı ve depresyon azaltıcıdır. Hafif bir gevşeme ve uyku hali verir. Kefirin depresyonu azaltıcı etkisi triptofan, magnezyum ve kalsiyum içeriğinin yüksek olmasına bağlanmaktadır.

Günün sağlık formülü
Bitkisel sterollerden zengin kolesterol düşürücü çorba tarifimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Lezzetli ve yapımı pratik olan bu çorbadan öğle ve akşam yemeklerine başlamadan birer kase içmenizi tavsiye ederim.

Malzemeler
İki kase doğranmış beyaz lahana
Bir diş sarımsak
Bir küçük kuru beyaz soğan
İki küçük göbek karnabahar (mevsimine göre kullanın)
Dört yemek kaşığı bulgur
Bir yemek kaşığı kepekli pirinç
Bir yemek kaşığı zeytinyağı

Yapılışı
Tüm malzemeler az su eklenerek düdüklü tencerede pişirilir ve mutfak robotundan geçirilerek servis edilir.

, , , , ,

Kas
05

Günde 3 bardaktan fazla süt içen kadınlarda ölüm ve kırık riskinin arttığı belirlendi. Kemiklerini kuvvetlendirmek isteyen kadınlara ve hükümete sesleniyorum: Süt hele de UHT süt sağlıklı bir içecek değildir. Süt yerine, ayran, kefir, yoğurt, peynir gibi fermente ürünleri tercih edin. Hem ağızlar tatlansın hem sağlıklı olalım.

İsveç’ de yapılan yeni bir araştırma, günde üç bardaktan çok süt içenlerde kemik kırıklarının daha çok görüldüğünü, ölüm riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

BMJ isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırma, biri 39-74 yaşlar arasındaki 61 bin 433 kadın ile diğeri 45-79 yaş arasındaki 45 bin 339 erkek bulunan iki kohortta gerçekleştirildi.

Ortalama 22 sene süreyle takip edilen bu kişilerin 96 yiyecek ve içecek türünü günlük ve haftalık ne kadar tükettikleri belirlendi.

Kadınların 1987-1990, erkeklerin 1998’ den 2010 senesi sonuna takip edildikleri çalışmada, 15 bin 541 kadının ve 10 bin 1122 erkeğin öldüğü, 17 bin 252 kadın ve 5 bin 379 erkekte ise kemik kırığı tespit edildi.

Günde 3 bardaktan fazla yani 680 gram süt içen kadınlarda ölüm ve kalp-damar hastalıkları riskinin günde bir bardaktan az süt içenlere göre 2 misli, kanser riskinin de yüzde 44 fazla olduğu hesaplandı.

Üç bardaktan çok süt içen kadınlarda herhangi bir kemiğin kırılması riski yüzde 16, kalça kemiği kırılma riski yüzde 60 fazla bulundu.

Üç bardaktan fazla süt içen erkeklerde ölüm riski günde bir bardaktan az süt içenlere nazaran yüzde 10 yüksek iken, kırık riski yüksek bulunmadı.

Hesaplamalarda, yaş, sigara, vücut kitle endeksi, boy, eğitim seviyesi, kalsiyum ve D vitamini destekleri, kortizon tedavisi, fiziki aktivite de dikkate alındı.

Osteoporoz veya kırık riskiyle beraber olan besinlerle ilgili düzeltmelerden sonra yapılan duyarlılık analizinde fazla miktarda süt içilmesiyle ölüm ve kırık risklerinin daha da arttığı belirlendi.

Süt oksidatif strese yol açıyor

Araştırmaya göre, fazla süt içilmesiyle oksidatif stres ve enflamasyona yol açıyor.

Araştırma, yoğurt ve peynir gibi fermente süt ürünlerinin tüketimiyle oksidatif stres ve enflamasyon belirteçlerinin ters ilişkili olduğunu, bu yiyecek ve içeceklerin kırık ve ölüm risklerini özellikle kadınlarda azalttığını da gösteriyor.

Sebep süt şekeri

Araştırmacılar bu sonuçları şöyle yorumluyor:

“Farklı süt ürünleriyle farklı risklerin olmasının sebeplerinden biri D-galaktoz’ la ilgili olabilir.

Fermente olmayan sütten alınan D-galaktoz peynir, yoğurt gibi fermente ürünlerden alınandan çok daha fazladır.

Hayvanlardaki çalışmalar D-galaktoz ve erken yaşlanma arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.

Araştırmamız, kırıklar için fazla miktarda süt içilmesi tavsiyesinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteriyor ama çalışmamız gözleme dayalı olduğu için ihtiyatlı davranmakta fayda var.”

D-galaktoz nedir?

D-galaktoz süt şekeri olan laktozun yarısını oluşturur ve diyetteki D-galaktozun temel kaynağı da süttür.

Kronik olarak D-galaktoz alınmasının, sağlık için zararlı olduğunu, yaşlanmayı kısalttığı ve hayatı kısalttığını gösteren hayvan çalışmaları var.

Bunun da oksidatif stres, kronik enflamasyon, sinir dejenerasyonu, bağışıklık cevaplarının azalması ve transkripsiyonel gen değişiklikleriyle ilişkili olduğu düşünülüyor.

Her gün 3 bardak süt tavsiyesi gözden geçirilmeli

Bu gözleme dayalı bir çalışma olduğu için sonuçları elbette güvenilir değildir ve bunun randomize ve kontrollü çalışmalarla doğrulanması gerekir.

Araştırmada içilen sütün özellikleri yani işlenmemiş mi, pastörize mi, UHT mi, yağlı mı yağsız mı olduğu belirtilmiyor ama İsveç gibi modern bir memlekette içilen sütlerin çoğunun UHT ve homojenize edilmiş süt olduğunu düşünüyorum.

“UHT işlemi” bir canlı varlığa yapılan “işkenceden” farklı değildir ve bana kalırsa sütü süt olmaktan çıkarmaktadır.

Araştırma ile ispatlanması şart değil, tabiatta UHT veya ona benzer bir işlem görmüş tabii bir yiyecek ve içecek olmaması bile bunlardan uzak durmak için yeterlidir.

Her ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuçlar, akla mantığa, bilimin ve tıbbın temel prensiplerine uygundur ve bu sebeple de mutlaka dikkate alınması icap eder.

Gelelim neticeye

BİR: Bu araştırma benim gibi “fermente süt ürünlerinin” daha faydalı ve sağlıklı olduğunu iddia edenleri bir kere daha haklı çıkarmıştır.

İKİ: Modern tıbbın otoritelerinin, sağlıklı yaşamak ve kemikleri korumak için her gün 3 bardak süt içilmesi tavsiyesinin bu araştırma ışığında gözden geçirilmesi şarttır.

ÜÇ: Kemiklerini kuvvetlendirmek isteyen kadınlar size sesleniyorum: Süt hele de UHT süt yerine, “yoğurt yiyin, peynir yiyin, ayran veya kefir için”; her gün 1 saat yürüyün, yarım saat güneşlenin.

Kalsiyum haplarından da medet ummayın.

DÖRT: Okullarda süt dağıtan ilgililere de bir tavsiyem var: “Çocuklarımıza süt değil, ayran, yoğurt, peynir dağıtın”.

Bunlar hem daha lezzetli ve hem daha faydalı hem daha risksiz ve hem de daha dayanıklı ürünlerdir.

Kaynaklar:

http://www.bmj.com/content/349/bmj.g6015

http://www.medscape.com/viewarticle/834034

http://www.medicalnewstoday.com/articles/284530.php

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

, , , , , ,

Kas
02

Laktozlu gıdaların alımını izleyen 48 saat içinde gaz, şişkinlik, karın ağrısı, bulantı, karında gerginlik, kramp tarzında ağrı, ishal yakınmaları başlıyorsa laktoz intoleransını akla getirmemiz gerekir. Yaşamın ilk günlerinden itibaren herhangi bir zamanda veya yaşta sorunla karşılaşabiliriz. Tanı için doktorunuzun isteyeceği tetkikler olmakla birlikte, diyetten laktozun çıkarıldığında semptomların kaybolması yol gösterici olacaktır.
* Laktoz; glukoz ve galaktozdan oluşan süt şekeridir. Sütün aromasını sağlar.
* Laktaz; ince bağırsaktan salgılanan ve sütte bulunan laktozun parçalanmasını sağlayan enzimdir.
* Laktoz intoleransı; laktazın, ince bağırsakta yeterince olmaması sonucu ortaya çıkan klinik tablodur. İnce bağırsakta emilemeyen laktoz, kalın bağırsağa geçerek belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur.
* Belirtiler: Şişkinlik, gaz, mide bulantısı, ishal, mide krampları. Laktoz içeren gıdaların alımını takiben, 30 dakika ile, 2 saat arasında gelişir.
*Tanıya yardımcı olmak için: Laktoz içeren gıdaların 2 hafta süreyle diyetten çıkarılmasını takiben bu gıdaların, yeniden, yavaş yavaş diyete eklenmesiyle belirtiler gözlenir.
KAŞARIN TAZESİ DEĞİL, ESKİSİ İYİ
Laktoz içeren gıdalar: Süt, mozarella gibi yumuşak peynir çeşitleri, sütlü soslar, sütlü tatlılar, dondurma, mayalı hamurlar, hazır çorbalar, bisküvi, çikolata, gofret, kraker, margarin, tereyağ, kaymak, krema, bazı diş macunlarıdır.
Diyete eklenebilecek süt ürünleri: Laktaz süt kullanılabilir. Yoğurt, fermente bir ürün olması nedeniyle büyük oranda laktozu parçalanmıştır. Yine aynı şekilde, eski kaşar, parmesan gibi uzun süre beklemiş kuru peynirlerde laktoz, laktik aside dönüştüğü için tüketilmesiyle bir sorun oluşturmayacaktır. Kefir de tüketilebilecek gıdalar arasında sayılır.
Laktoz intoleransı varsa: Gıda etiketleri iyi incelenmeli, bebeklere laktozsuz formül mamalar verilmeli, laktozu parçalayan enzim içeren ilaçlar kullanılmalıdır.
Unutulmaması gereken: Laktoz intoleransının tedavisi yoktur. Ancak diyet değişiklikleri büyük fark yaratır. Zaman içinde deneme yanılma yoluyla, hangi miktarda süt veya süt ürünü ile reaksiyon olduğu tespit edilebilir. Bu sayede laktoz intoleransı, çocuğunuz için çekilmez bir hastalık olmayacaktır.
İnek sütü alerjisi laktoz intoleransı mıdır? Hayır, inek sütünün içinde bulunan alerjik proteinlerin etkisiyle ortaya çıkan immün sistem hastalığıdır. İlk üç ayda başlar ve bağırsağın fonksiyonel yapı kazandığı üç yaşa kadar devam eder.
Dr. Cihan Avaroğlu

,

Eki
31

Anormal, hasarlı ve geçirgen bağırsak florası ​nedeniyle; toksinler, ağır metaller, katkı maddeleri, iyi sindirilemeyen besinler, bağırsak duvarından kana ve kan yoluyla beyne gider.

Bu yüzden toksinlenen beyin; ​otistik, şizofrenik, epilepsik, depresif, hiperaktif, disleksik, manik vb. semptomlar gösterir.

“GAPS’lı (Bağırsak ve Psikoloji Sendromlu) çocuk ve yetişkinlerde, bazen çok şiddetli şekillerde sindirim problemleri vardır. Çeşitli derecelerde kolik, şişkinlik, gaz, ishal, kabızlık, yemek yeme güçlükleri ve yetersiz beslenme; otizm, şizofreni ve diğer GAPS hastalıklarının tipik birer parçasıdır. Aynı şekil​de GAPS’lı çocuğunun normal dışkı yaptığını söyleyen ebeveyn neredeyse yoktur. Yüzlerce otistik çocukla çalışan Dr.Wakefield ve ekibinin bulguları yanısıra, dünya genelinde klinik gözlemleriyle otistik çocuklarda şiddeti kişiye göre değişen sindirim bozuklukları olduğunu destekleyen pek çok doktor var. Şizofreniyi, çölyak gibi sindirim anormallikleriyle ilişkilendiren C. Dohan, R. Cade, K. Rachelt, A. Hoffer, C. Pfeiffer ve başka doktor ve bilim insanları; şizofrenide de bir bağırsak-beyin bağlantısı olduğunu çok ciddi bilimsel bulgularla kanıtladılar. Otizm ve şizofreni dışında; DEHB, disleksi, dispraksi, epilepsi, bipolar bozukluk gibi neredeyse bütün GAPS hastalarının da farklı derecelerde sindirim problemleri yaşadığı biliniyor. Soru şu: Neden GAPS’lı çocuk ve yetişkinlerin sindirim sistemi bu durumda? Bunun, akıl sağlıklarıyla ne ilgisi var?
Modern tıp, biz insanları farklı sistemlere ve alanlara böldü: kardiyovasküler sistem, sindirim sistemi, sinir sistemi, vb. Bu bölümlere göre her biri insan vücudunun belirli parçalarıyla ilgilenen farklı tıp uzmanlıkları yaratıldı: kardiyoloji, gastroenteroloji, jinekoloji, nöroloji, psikiyatri, vb. Böyle olmasının bir sebebi var. Yıllar içinde tıp bilimiyle ilgili biriken devasa miktarda bilgi var. Dünyada hiçbir doktor hepsini detaylarıyla bilemez. Uzmanlaşmak doktorların belirli bir ilgi alanına odaklanmasını, o alana iyice hâkim olup konularında ustalaşmalarını sağlar.

Ancak doktorlar, uzmanlıklara ayrılarak çalışılmaya başladığından beri bir sorunun farkındalar. Bir alanda uzmanlaşan doktorlar, en iyi bildikleri organları incelemeye eğilimli oluyor, vücudun geri kalanını göz ardı ediyorlar. Her organın vücudun geri kalanıyla birlikte var olduğu ve işbirliği içinde çalıştığı unutuluyor. Her bir sistemin, organın, dokunun ve hatta hücrenin diğerine bağlı olduğu, birbirini etkilediği ve birbiriyle iletişim kurduğu vücudumuz bir bütün olarak yaşar ve çalışır. Hiçbir organ, vücudun geri kalanını hesaba katmadan bırakın tedavi edilmeyi, muayene bile edilmemelidir.

Tıbbın özellikle bir alanı, ilgili organı vücudun geri kalanından ayırarak inceler. Bu alan, psikiyatridir. Akıl sağlığıyla ilgili sorunlar; genetik, çocukluk deneyimleri, psikolojik etkilenimler gibi pek çok açıdan incelenir. Hesaba katılacak son yer hastanın sindirim sistemidir. Modern psikiyatri sindirim sistemini hiç hesaba katmaz. Oysa tıp tarihinde, psikiyatrik hastalıkların sadece bağırsağın “temizlenmesiyle” iyileştirildiğine dair yeterince örnek bulunuyor. Ünlü Japon Profesör Kazudzo Nishi, psikiyatrik vakaların en azından onda birinin, bağırsağın kendi kendini toksinlemesinden kaynaklandığını düşünüyordu.

Psikiyatri hastalarının büyük çoğunluğu sindirim sorunları da yaşar; ancak bunlar genellikle doktorlar tarafından göz ardı edilir. Bağırsak-beyin ilişkisi, çoğu günümüz doktorunun nedense anlayamadığı bir ilişkidir. Milyonlarca antidepresan, uyku hapı ve hastaların beyinlerine etki etmesi için sindirim sistemlerine aldıkları daha bir sürü ilaç reçete etmelerine rağmen, sindirim sistemi ve beyin arasındaki bağlantıyı hala göremiyorlar. Alkolün beynimizi nasıl etkilediğini herkes bilir. Alkollü içecekleri nasıl tüketiriz? Elbette içerek ve sindirim sistemimize göndererek. Ama beyinlerimizi etkileyen toksik maddeleri tüketmemiz gerekmez. Sindirim sistemimizde bazı mikropların bulunması, kendi vücudumuzda sürekli bir toksisite kaynağına sahip olmamız için yeterlidir. Bir önceki bölümde söylediğimiz gibi, GAPS’lı bir kişinin sindirim sistemi, vücudun ana toksisite kaynağı haline gelir. GAPS’lı çocuk ve yetişkinlerin anormal bağırsak floraları, bilinmeyen sayıda çeşitli nörotoksinler üretir. Bu toksinler hasarlı bağırsak duvarından kana geçerler ve böylece beyne ulaşırlar. Hangi toksinlerin bir araya geldiği kişiye özeldir. Bu yüzden her GAPS hastası birbirinden çok farklıdır. Söylediğim gibi, anormal floranın ürettiği toksinlerin sayısı bilinemez. Yine de GAPS’lı çocuklarda ve yetişkinlerde yaygın olarak görülen bazı nörotoksinler hakkında elle tutulur bir bilgiye sahibiz. Bu toksinler herhangi bir kişiyi akıl hastası yapabilir. Geçen bölümde bazılarına göz atmıştık. Ne yazık ki incelenecek daha çok hastalık var.

Etanol ve asetaldehid:
Otizm, DEHB, şizofreni, disleksi, dispraksi ve diğer psikolojik problemler söz konusu olduğunda alkolizm genellikle akla gelmez. Ama aralarında ciddi bir ilişki vardır. GAPS hastalarında çeşitli faktörlere bağlı olarak patolojik vücut florasının aşırı çoğaldığını biliyoruz. Bu patojenlerin bir grubu da neredeyse istisnasız olarak, aralarında Candida türlerinin de bulunduğu mayalardır. Mayalar, glikozla ve diğer şeker türleriyle beslenir. Şeker, karbonhidratların sindirilmesiyle açığa çıkar. Bu biyokimyasal süreçte Candida ve diğer mayalar, besinlerden alınan glikozu alkole (etanol) ve yan ürünü olan asetaldehide çevirirler. Alkol ve yan ürünlerinin moleküler ağırlığı düşüktür. Bu sayede vücuttaki bariyerleri kolaylıkla geçerler. Kana kolayca karışır, plasentayı geçerek anne karnındaki bir cenine rahatça ulaşabilirler. Hamilelik, bağışıklığın doğal olarak baskılandığı bir süreçtir. Bir kadının vücudunda hali hazırda Candida artışı varsa, hamilelik durumu daha da kötüleştirir. Alkolün özellikle de çocuklar için toksik olduğunu hepimiz biliyoruz. Çok az miktarlarda da olsa, sürekli alkol alımından etkilenmeyecek bir organ yoktur.

Asetaldehid, alkol yan ürünlerinin en toksiği olarak bilinir. Bu kimyasalın en yıkıcı etkilerinden biri, proteinlerin yapısını değiştirebilme yeteneğidir. Büyük oranda proteinlerden meydana geliriz. Hormonlardan enzimlere kadar vücudumuzda bulunan sayısız ve çeşitli aktif madde proteindir. Yapıları asetaldehidle değiştiğinde, fonksiyonlarını gereğince yerine getiremezler. Alkol ve asetaldehid, vücutta pek çok temel besini işe yaramaz hale getirir. Örneğin proteinlere bağlanan asetaldehid; nörotransmitter üretiminde, yağ asitlerinin metabolizmasında ve vücutta daha pek çok süreçte rol alan B6 vitamininin işlevsel eksikliğine yol açar. İşlevsel eksiklik nedir?

Kişi, besinlerden yeterince B6 vitamini alabilir ama asetaldehid, bu vitaminin proteinler üzerindeki çalışma alanını işgal ederek işini yapmasına engel olur. Böylece vitamin vücutta amaçsızca dolaştıktan sonra dışarı atılır. Bu durum sadece B6 vitamini değil, işlevini yerine getirmek için proteinlere bağlanması gereken daha birçok maddenin başına da gelir.

GAPS hastalarında bir başka yaygın işlevsel eksiklik, tiroit yetmezliğidir. Tiroit bezi yeterince hormon üretse de, çalışma alanları asetaldehid ve diğer toksinler tarafından işgal edilmiştir. Sonuç olarak kişide tiroit yetersizliğinin tipik belirtileri olan depresyon, cansızlık, yorgunluk, kilo alma, vücut ısısı kontrolünün zayıflaması, bağışıklığın zayıflaması, vb. görülür.

​Glüten ve kazeindeki opiatlar:
Afyon, morfin, eroin gibi madde bağımlılarının yaygın olarak kullandığı uyuşturuculara, opiatlar denir. Peki, bunların GAPS’lı çocuklar ve yetişkinlerle ne ilgisi vardır? Glüten tahıllarda; en çok da buğday, çavdar, yulaf ve arpada bulunan bir proteindir. Kazein; inek, keçi, koyun, insan sütlerinde, diğer sütlerde ve süt ürünlerinde bulunan süt proteinidir. GAPS’lı hastalarda bu proteinler gerektiği gibi sindirilemez ve kimyasal yapıları morfin, eroin gibi opiatlara benzeyen maddelere dönüşür. Şizofreni, otizm, DEHB, doğum sonrası psikoz, epilepsi, Down sendromu, depresyon ve romatizmalı atardamar yangısı gibi bazı otoimmün hastalıklarda, hastaların idrarlarında glütenomorfin ve kazomorfin adı verilen glüten ve kazein peptitlere rastlanır. Tahıllarda ve sütte bulunan bu opiatların kan-beyin bariyerini geçip tıpkı morfin veya eroin gibi beynin bazı bölgelerinin işlevini engellediği düşünülüyor. GAPS’lı bağırsakta, kötü sindirim ve kötü emilim tablosu ortaya çıkar. Bu esnada patojen bakteriler, mantar ve virüsler bağırsak duvarına zarar vererek; kazomorfin, gliadomorfin gibi kötü sindirilmiş proteinlerin ve diğer maddelerin kana karışmasına ve beyne gitmesine izin verirler.

Glütenomorfin ve kazomorfinler üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda Glütensiz ve Kazeinsiz Diyet (GKD) geliştirildi. Bazı otistik çocuklarda bu diyet sayesinde ciddi gelişmeler kaydediliyor. Ancak çoğu çocukta bir etkisi olmuyor. Çünkü GAP sendromu, glütenomorfinler ve kazomorfinlerden çok daha fazla bileşen içeriyor. Bu yüzden hastaların çoğu diyet uygularken GAPS’ı diğer pek çok açıdan da ele almalı.

Diğer toksinler:
Önceki bölümde Clostridia ailesi ve toksinlerinden bahsetmiştik. Bu ailenin üyeleri oksijensiz ortamda yaşadığı için incelenmeleri çok zordur. Ancak Dr. William Shaw, Clostridia’ya karşı geliştirilen ilaçlarla ciddi ilerleme kaydeden otistik çocukları kitabında detaylarıyla ele almış. Ne yazık ki bu çocuklar ilaç kesilir kesilmez yine otizme geri dönüyorlar. Geçen bölümde bahsettiğimiz gibi Clostridia ve bağırsaktaki diğer patojenlerle başa çıkmanın en iyi yolu, sağlıklı bir bağırsak florası oluşturmak ve yararlı bakteriler sayesinde doğal yollardan kontrol sağlamaktır. Otistik çocuklarda, biyokimya alanında çalışan Dr. Alan Friedman tarafından başka korkutucu toksik maddeler de bulundu. Deltorfin ve delmorfin adlı bu kimyasallar ilk kez Güney Amerika’da, zehirli bir kurbağa türünün derisinde keşfedildi. Yerliler, düşmanlarını felç etmek için oklarının ucunu bu kurbağanın salgıladığı mukusa batırıyorlardı. Deltorfin ve delmorfin, son derece güçlü nörotoksinlerdir. Dr.Friedman bu toksinleri kurbağanın değil, kurbağanın derisinde yaşayan mantarların ürettiğini düşünüyordu. Bu mantarların otistik çocukların bağırsaklarında ortaya çıkması mümkündür. Gelecekteki araştırmaların bu konuyu açıklığa kavuşturacağını umuyoruz. GAPS hastalarında başka bir dizi güçlü toksin daha tespit edildi ve araştırıldı. Bu kitapta bunların hepsini inceleyemeyiz. Ama bilmemiz gereken önemli nokta, GAPS’lı çocukların ve yetişkinlerin oldukça toksik bireyler olduğudur. Bu toksisite sindirim sistemlerinden kaynaklanır. Bu yüzden tedavi için her şeyden önce kişinin sindirim sistemine odaklanmalıyız. Sindirim sistemindeki problemler ortadan kalkmasıyla, psikoloji sendromları da ortadan kalkacaktır.
Kaynak: “GAPS Bağırsak ve Psikoloji Sendromu için Doğal Tedavi Yöntemi” kitabı;
Yazar: Uzm. Dr. Natasha Campbell-McBride, MD

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Eki
08


Ziyaret ve ziyafetlerin bol yapıldığı bayramlarda ölçüler kaçabiliyor, kontrolsüz, dengesiz ve sağlıksız beslenme bayram sofralarını süslüyor. Kalp ve damar hastalıklarında sağlıklı beslenmenin önemine vurgu yapan, Prof. Avcı, bayram ikramlarına evde yapılan kefirin eklenmesini önerdi.
Kalbinizi kefirle koruyun
Şeker ve yüksek tansiyonun, kalp ve damar hastalıklarının oluşumunda tetikleyici rolünün yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı özellikle şeker hastalığının, kalp ve damarlara önemli derecede zarar verdiğini söyledi. Şeker hastalarında damar sertliğinin erken yaşta başladığını, hızla ilerlediğini, damarlarda ciddi daralmalar veya tıkanmalarla koroner kalp hastalığının ortaya çıktığını belirtti.

Özellikle bayramlarda, kalp ve damar hastalarının aşırı ve sağlıksız beslenme sonrası kalp krizi ataklarının arttığına dikkat çekti. Kurban Bayramı gibi et tüketiminin çok olduğu günlerde yağlı etlerin, kavurma gibi yağ içeriği yüksek olan yemeklerin, kalp, damar, şeker ve yüksek tansiyon hastalarını olumsuz etkilediğinin altını çizdi.

NEDEN KEFİR?

Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı toplumun bayramlarda ziyafet ve ziyaretlere önem verdiğini, hazırlanan yemeklerin yanı sıra, evde yapılan kefirin de ikram edilmesini tavsiye etti. Sütün canlı kefir mayası ile mayalanması sonucu elde edilen ayran tadındaki kefir içeceğinin, vücuda yararlı protein, vitamin, mineral ve mikroorganizmalardan çok zengin olduğunu, bu özellikleriyle kefirin her yaştaki insan için güçlü bir besin kaynağı olduğunu, bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı vücut direncini arttırdığını ve çabuk iyileşme sağladığını söyledi.

Kefirin kolesterol, kan basıncı ve kan şekerini düşürdüğünü, damar sertliği ve kalp krizi riskini azalttığını vurgulayan Avcı, bayram ikramlarında kefirin yer alması ile, toplumumuzda ve özellikle kalp hastalarımızda sağlığa çok yararlı bu içeceğe karşı alışkanlığın daha kolay yerleşebileceğini vurguladı.

, , , , , , ,

Eyl
27

Ana maddesi süt olan kefirin ‘uzun yaşama iksiri’ şeklinde nitelendirildiğini belirten Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç; bu besinin süt ve yoğurttan daha sağlıklı olduğunun altını önemle vurguladı.

Kefirin süt ve yoğurttan daha fazla besleyicilik özelliğine sahip olduğunu söyleyen Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, “Çünkü protein, temel mineraller ve B vitaminini kapsar. B1, B12 ve K vitaminleri yönünden de zengindir. Kalsiyum ve magnezyum içeriği sayesinde sağlıklı bir sinir sisteminin temelini oluşturur. Aynı zamanda iyi bir fosfor kaynağıdır. Tok tutma özelliği de bulunan kefir, aynı zamanda kilo da aldırmaz. Besin değeri oldukça yüksektir ve sindirimi kolay bir içecektir” dedi.

Bağırsakların dostu

Kafkasya’da yapılan yöresel bir içecek olduğunu ve kefiri, ‘gençlik sırrı, uzun ve sağlıklı yaşam iksiri’ olarak nitelendiren Enç, kefirin özellikle sindirim sistemine yararlı olduğunu söyledi: “Kefir bağırsakların dostudur, bağırsaklarımızda 1,5-2 kilogram bakteri ve mantar bulunmaktadır. Bu mikroorganizmalar faydalı ve zararlı diye iki gruba ayrılır. Faydalı yani probiyotik mikroorganizmaların faaliyetleri karaciğerimiz kadar önemli etkiye sahiptir ve yeterince tüketildiğinde bağırsaklardaki zararlı mikroorganizmaların bağırsak duvarına yapışma ve yayılmasını engeller. Bağırsaktaki sağlıklı mikroorganizmaların dengesinin bozulması birçok hastalığa neden olur.

Doğru beslenme şekliyle sindirim kanalının sağlığı korunmalıdır. Bunun için de probiyotikleri muhakkak yeterli miktarda tüketmeliyiz. Kefir, en etkili probiyotik bakteri içeren besinlerden biridir, içindeki yararlı bakteriler bağırsak sisteminin güçlenmesinde çok etkilidir. Bağırsaktaki yararlı bakteri ve mantarların sağlıklı şekilde çoğalabilmesini ve yararlı olabilmesini sağlar. Düzenli kefir kullanımında bağırsaklar düzenli çalışır, şişkinlikler azalır ve daha sağlıklı bir sindirime sahip olunur. Sağlıklı bir bağırsak sistemi de sağlıklı ve hastalıksız bir vücut demektir.”

Bebek beslenmesinde de önemli rol üstleniyor

Enç’e göre; iştahsızlık, uykusuzluk, üst solunum yolu enfeksiyonları ve alerjiye de iyi gelen kefir, bebeklerin besinlerden alacağı vitamin ve minerallerin de daha kaliteli olmasına yardım ediyor. Bu nedenle bebek beslenmesinde de önemli rol üstleniyor ve bebeklerin metabolik hastalıklardan korumasında etkili oluyor.

Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, kefirin yararlarını şu başlıklar altında özetliyor:

Sindirim sistemini güçlendirir.

İmmün fonksiyonları güçlendirir.

Gastrointestinal sistemi enfeksiyonlardan korur.

Allerjik reaksiyonlardan korur.

Alerjik koliti önler.

Antioksidan özellikleri vardır.

Kan lipitlerini azaltır.

Laktoz (süt şekeri) emilimini arttırır.

Çocuklarda kabızlık ve ishal döngüsünün sürekli görüldüğü irritabl bağırsak semptomlarının kontrolünde etkilidir.

, , , , , ,

Eyl
11

Süt ürünleri dediğimizde geniş bir besin grubundan bahsederiz. Bunlar manda, koyun, inek ve keçi gibi hayvanlardan elde edilen süt ve sütten elde edilen yoğurt, peynir, ayran, kefir ve dondurmadır. Süt ürünleri protein, kalsiyum, fosfor, A vitamini ve özellikle B2 vitamini olmak üzere bazı B vitaminlerinin de iyi kaynaklarıdır. Düzenli süt ürünleri tüketiminin çocuklarda şişmanlıktan korunma açısından da önemli olduğu bildirilmektedir. Süt ürünleri yendikten sonra kalsiyum hücrelere gider ve orada miktarı artınca yağ asitlerini sentezleyen mekanizmaları baskılar. Araştırmalar, süt ürünlerinden alınan kalsiyumun, kalsitrofik hormonları baskılayarak yağ depolarını azaltıp zayıflamaya yardımcı olduğunu belirtmektedir. Süt ürünlerinin çocuğunuza fayda sağlaması için porsiyon kontrollü ve çeşitli süt ürünlerini gün içinde tüketmenin önemli olduğunu hatırlatmalıyım. Bu hafta sizlerle bilimsel bulgular eşliğinde çocuğunuzun süt ürünlerinin ne kadar ve ne zaman tüketmesi gerektiğini paylaşıyorum:
GÜNDE İKİ SU BARDAĞI SÜT: Çocuklarda büyümenin desteklenmesi, kemiklerin güçlenmesi, yeterli protein ihtiyacının bir kısmının karşılanması ve demir eksikliği anemisinin önlenmesi için günde 500 ml., yani iki su bardağı kadar içilmesi yeterlidir.
ARA ÖĞÜNDE BİR PORSİYON DONDURMA: Dondurmanın içeriğinde; protein ve karbonhidratın yanı sıra A, D ve E vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum gibi mineraller bulunur. Dondurmanın kalori değeri, un ve şekerden yapılan hamurlu tatlılara oranla daha düşüktür. Ayrıca enerji içeriği ve enerji yoğunluğu; bisküvi, çikolata vb. atıştırmalıklara kıyasla genellikle daha düşüktür.
BİR KASE YOĞURT: Çocuğunuza her gün düzenli olarak ana öğünlerinden birinde bir kase yoğurt yedirin. Yoğurdun sindirimi kolaydır, laktik asit ile fermentasyonu sayesinde laktozu daha az olup gaz şikayeti yaratmaz, bağırsaklarda bağışıklık sistemini artırır ve mayalanmaya bağlı olarak daha fazla vitamin- mineral içerir.
BESLENME ÇANTASINA AYRAN VEYA KEFİR: Bazı okullarda öğle yemeği verilmemekte ve çocuklar sağlıklı beslenme çantası hazırlamak durumunda kalmaktadır. Dengeli beslenme içinde hazırlanacak ana yemek yanında süt ürünleri günlük porsiyon haklarından birini de ayran ya da kefir olarak değerlendirmek oldukça sağlıklıdır.

GÜNÜN BİLİMSEL NOTU
Süt ürünleri ve fermente birçok yiyeceklerle ilgili yaygın hatalı algıların olduğunu söyleyebilirim. Özellikle süt ürünleri ve bazı mayalanmış yiyeceklerin bağırsaklarda maya yani mantara neden olduğu, kilo almada etkisinin bulunduğu, baş ağrısını tetiklediği gibi yanlış inanışlar bulunmaktadır. Diğer bir yanlış algının da dondurmanın boğaz enfeksiyonuna yol açtığı düşünülerek kışın tüketilmemesi olduğunu biliyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; mayalanmış besinlerin fermentasyona uğrayarak farklı forma dönüşmesi mantar yapmaz. Ve hiçbir kilo probleminin nedeni asla mayalı yiyecekler olamaz. Fermente ürünler baş ağrısı yapmaz, yorgunluk açısından da etkisizdir.

MİDE KANSERİNDEN KORUR
Çeşitli sebzelerden elde edilen turşu, yoğurt veya kefir, soya ürünlerinden elde edilen tofu, tahıllardan yapılan boza, tarhana ve kurut; fermente yiyeceklere en güzel örneklerdir. Bilimsel araştırmalar; laktik asit bakterileri tarafından fermente olan süt ürünlerinin tansiyonu düzenlediği, kolon kanseri riskini azalttığı, fermente edilmiş kırmızı pancar gibi sebzelerin tümör hücrelerinin oluşumunu önlediği, lahana turşusunun mide kanseri riskini azalttığı yönünde bilgiler yayınlamıştır.

, , , ,