Archive

Archive for the ‘kefirin yararları’ Category

Nis
19

Modern yaşamın getirdiği yaygın sağlık sorunlarından birisi de saç dökülmesi. Peki saç dökülmesine çözüm olarak uzmanlar ne diyor?
Yıllar önce 40′lı yaşlardan itibaren başlayan sorun günümüzde 20′li yaşlara indi.
Üstelik sadece erkeklerin değil artık kadınların da saçı daha erken ve fazla dökülüyor, zayıflıyor. Konu ile ilgili İstanbul Florence Nightingale Hastanesi Sağlıklı Yaşam Merkezi Direktörü Dr. Özgür Şamilgil:
‘Upuzun sağlam saçlarını hapsolduğu kuleden aşağı sarkıtıp sevdiği Prens için merdiven yapan Rapunzel artık masallarda kaldı. ‘ diyor.
DÖKÜLMENİN ÇEVRE HALİ!
Dr. Şamilgil hemen hemen herkesin ortak sorunu haline gelen saç dökülmesine yeni bir bakış açısı kazandırarak nedenlerini şöyle sıralıyor:
- Çevre kirliliği (sanayi atıkları, fabrika dumanları, radyasyon vb).
- Ağır metaller, ilaç artıkları içeren kirli şebeke suyuyla yıkanma.
- Psikolojik ve bedensel stres, aşırı yoğun ve yeterli dinlenmeden çalışma.
- Stres kadınlarda erkeklik hormonunu arttırıyor.
- Sağlıklı güneşlenmeyi ihmale bağlı D vitamini eksikliği.
- Fiziksel aktivite (egzersiz) eksikliği.
- Doğal gıdalar yerine vitamin besin değeri kalmamış, kimyasal katkılı ve yapay boyalı hazır gıdalarla beslenme.
- Tarım ilaçları içeren sebze ve meyve tüketimi.
- Trans yağların ( fabrikada yüksek ısı ve basınçla üretilmiş zararlı sıvı yağların) tüketimi.
- Yetersiz protein alımı (vücut saçı feda edip proteini diğer organlar için kullanıyor).
- Karbonhidrat (şeker, beyaz unlu gıdalar vb) ağırlıklı beslenme (iltihabi hastalıklara zemin hazırlıyor).
- Yüksek ısıda (mangal veya yağda kızartma) pişirme sırasında oluşan zehirli maddeler.
- 6 saatten az 9 saatten fazla uyuma (hormonal dengeleri bozuyor).
- Sigara kullanımı (cildi oksijensiz bırakıyor damarlarını daraltıyor beslenmesini bozuyor, zehirliyor).
- Fazla miktarda alkol kullanımı demir depolarını tüketiyor çinko emilimini bozuyor.
- Yetersiz sebze, meyve, kuruyemiş tüketimi.
- Deniz mahsüllerinin az tüketilmesi veya çevre kirliliğine maruz kalmış deniz mahsulü tüketimi.
- Erkek ve kadın hormonal hastalıkları.
- Guatr bozukluğu.
- Zararlı kimyasallar içeren saç bakım ürünleri (şampuan, boya vb) fön kullanımı.
- Çeşitli hastalıklar için sürekli veya yanlış kullanılan ilaçlar.
- Kişiye özel allerjen olabilen besinlerin (örneğin glutenli un, soya, mısır vb) tüketimi.
- Barsaktaki faydalı mikropların azalmasına bağlı emilim bozuklukları.
- Yetersiz ve kalitesiz su tüketimi.
- Genetik yatkınlık.
- Mikrobik cilt hastalıkları.
- Diyetle sık ve hızlı kilo verip alma…
HANGİ YİYECEKLER SORUNU ÇÖZER ?
Konuyla ilgili açıklamalarını sürdüren Dr. Şamilgil; bazı yiyeceklerin saç dökülme sorununu en aza indireceğini ifade etti.
İşte o yiyecekler:
Fazla tarım ilaçları içermeyen, organik yetiştirilmiş bitkisel ve hayvansal besinler.
B vitaminleri, magnezyum ve demirden zengin,çiğ tüketilen koyu yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, brokoli, marul, roka semizotu, nane, maydanoz, kekik, biberiye vb) tam tahıllı buğday.
Antioksidan özelliği fazla olan koyu kırmızı, mor, sarı, turuncu renkli çilek, kiraz, vişne, domates, incir, yaban mersini (mavi yemiş), kara dut, ahududu gibi meyveler.
Kavrulmamış badem, fındık, ceviz (kalsiyum, çinko, magnezyum, selenyum deposu).
Kaliteli, organik hayvansal protein : Kırmızı et, sakatat, tavuk, soğuk su deniz mahsulleri (somon, okyanus uskumrusu, istiridye gibi), yumurta sarısı, keçi sütü, eski peynir.
Ev yapımı kefir, yoğurt, boza, turşu gibi faydalı bakteri içeren fermente besinler.
Yeşil çay (saç dökülmesine neden olan hormonu engelliyor).
İdrar rengi uçuk sarı olacak miktarda günlük kaynak suyu ve maden suyu.
Taş baskı, soğuk sızma zeytinyağı ve hindistancevizi yağı.
D VİTAMİNİ ÖNEMLİ!
Güneş vitamini olarak bilinen D vitamininin vücuda olan faydalarını sıralayan Dr. Şamilgil: ‘Multivitamin alınacaksa, antioksidan özellikli A, C, E, ve B grubu vitaminler, magnezyum, kalsiyum, çinko ve selenyum mineralleri ile Ko-enzimQ-10′ un aktif formunu içeren tabletler.
Omega-3 yağ asitleri, yani balık yağı olarak, iltihap azaltıcı antioksidan etkisi güçlü karides benzeri bir canlıdan üretilen Krill yağı ve 600 mg kadar EPA+DHA içeren kaliteli ürünler.
Vitamin C, 500 – 1,000 mg günde 2-3 adet ! (Cildin elastikiyetinin devamlılığını sağlıyor)
L-lysine, 500 – 1,000 mg günde 1-2 adet (saçın temel maddesi olan proteini destekliyor)
B-grubu vitaminleri özellikle B3, B5 ve B9, günde 1 tablet strese karşı dayanıklılık için.
Ginkgo (Ginkgo biloba) özleri, 40 – 80 mg günde 3 defa, antioksidan ve cildin kan akımını arttırıyor.
Saw Palmetto (Sabal Meyvesi) cüce palmiye denen ağacın meyvelerinden elde edilir, 400-500 mg günde 1 tablet.
Saç dibine sürülmek ve gece bekletilmek üzere, özellikle hindistancevizi, nane, biberiye, argan, adaçayı ve sızma zeytinyağı.
Akupunktur ve masaj.
Yoga benzeri rahatlama teknikleri.’ diyor.
Dr. Özgür Şamilgil
İstanbul Florence Nightingale Hastanesi
Sağlıklı Yaşam Merkezi Direktörü

, , , ,

Nis
12

Pro­bi­yo­tik­ler ba­ğır­sak flo­ra­sı­nı et­ki­le­ye­rek, im­mun sis­te­mi olum­lu yön­de et­ki­le­yen can­lı mik­ro­or­ga­niz­ma­lar­dır. Son yıl­lar­da pro­bi­yo­tik alı­mı­nın kan­da­ki ko­les­te­rol dü­ze­yi­ne ve do­la­yı­sıy­la kalp-da­mar has­ta­lık­la­rı üze­ri­ne olan ya­rar­lı et­ki­le­ri­ni içe­ren ça­lış­ma­lar mev­cut­tur. Özel­lik­le pro­bi­yo­tik yo­ğurt ya da 1 su bar­da­ğı ke­fir tü­ke­til­me­si kalp sağ­lığını ko­ru­mak için ol­duk­ça et­kin­dir.

, , ,

Nis
02

sut-hakkinda-bilinmeyenlerTüketicilerin gıda ve gıda güvenliği hususunda aydınlatılması ve bilinçlendirilmesi açısından gıda ile alakalı yayın ve programlar son derece yararlıdır. Şayet “Gıda ve Beslenme” hususunda “gıdaların emniyetli üretimi” kadar “doğru veri (bilgi)” ile doğru bilgilendirme de, çok fazla kıymetli ve önemlidir. Bütün kesimlerin, toplumun sağlıklı bireylerden oluşması için sorumlulukları bulunmaktadır. Bu sorumlulukların başında da halkımızın “Uzman kişilerce doğru bilgilendirilmesi” gelmektedir.
Maalesef son yıllarda medyada ‘tarım ve gıda sektörü’ ile alakalı sağlıklı gıda konusu, çok fazla yoğun olarak tartışılmaya başlandı. Artık vatandaşlar gıdalara şüphe ile bakar hale geldiler. Bu noktada tam anlamıyla kavram karmaşasıyla kafaları karıştırma, deyim yerindeyse bir veri (bilgi) kirliliği start verdi. Ne yazık ki bu veri (bilgi) kirliliği gidip de artmaktadır. Önce korkutuluyor, peşinden endişeye sevk ediliyoruz, özellikle de hayvansal gıdalar hususunda.
İnsan düşünmeden edemiyor; “Acaba Türk toplumunun hayvansal gıdalarla beslenmesinin önüne geçilerek, geri zekalı bir toplum mu yaratılmaya çalışılıyor?” Zira özellikle zihinsel gelişim için hayvansal gıdaların önemi, dünya çapında fazlasıyla araştırma ile ortaya konulmuş bulunmaktadır>
Son zamanda gıda ve sütle alakalı görsel ve yazılı medyada yaratılan veri (bilgi) kirliliğine karşı aşağıdaki sual ve cevaplar ile konunun açıklanması hedeflenmektedir.
1. Anne sütü dışında içirilen sütlerin çocuklara yönelik riskleri var mıdır, varsa nedir ?
Pastörize günlük ya da uzun ömürlü sterilize sütlerin (UHT süt) ne çocuklara ne de yetişkinlere yönelik hiçbir riski bulunmamaktadır.
2. Yoğurt ve kefir gibi fermente ürünler sütün yerini tutar mı?
Yoğurt ve kefir gibi fermente ürünler, besin değeri ve sindirilme kolaylığı bakımından sütün yerini rahatlıkla alabilir, hatta içme sütüne karşı laktoz intoleransı olan kişiler için bu ürünlerin tüketilmesi daha uygundur.
3. Süt alerjen midir, çocuklarda alerjik ve kronik hastalıklara neden olur mu?
Süt proteini ya da süt şekerine karşı alerjisi olan çocuklar sütten etkilenebilirler, ancak kronik hastalığa neden olduğuna dair bir veri (bilgi) bulunmamaktadır.
4. Marketten alınan yoğurtlar neden ekşimiyor?
Bazen asitlik geliştirme özelliği daha yavaş olan suşları içeren starter kültürler (saf yoğurt mayası) kullanıldığı için yoğurtların ekşimesi gecikebiliyor, ancak her yoğurt bir noktadan akabinde kesinlikle ekşir ve bozulur. Bunun sebebi aşağıda açıklanmıştır:
Yoğurt, sütün yoğurt bakterileri (Streptococcus thermophilus ve Laktobacillus delbrueckii subsp. bulgaricus) ile fermantasyonu ile üretimi yapılan bir süt ürünüdür. Yoğurt üretiminde kullanılacak sütün %8-9 oranındaki yağsız kuru maddesi (özellikle protein içeriği), %12 oranına kadar buharlaştırma ve/ya da süttozu ilavesi ile yükseltilir. Bu kuru madde artışı, kıvamlı, özgün, geleneksel yoğurt yapabilmek için bir ön koşuldur. Zira kuru madde içinde bulunan süt proteininin yoğurttaki temel işlevi, bir besin öğesi olması beraberinde, yoğurda kıvam, katılık, sertlik kazandırmaktır. Fabrikasyon yoğurtların evde yapılanlara göre raf ömrünün uzun, yapısının daha dayanıklı olmasının birinci sebebi budur.
Ev tipi yoğurtta ise sütün kuru maddesinin istenilen düzeyde arttırılmamasından binaen yoğurdun su oranı yüksektir. Bu sebepten ötürü enzim aktivitesi ve bakteri faaliyeti daha fazladır, bu da ev yoğurtlarının raf ömrünü kısaltmaktadır.
Diğer taraftan ev tipi yoğurtlarda yabancı mikroorganizmaların süte, yoğurt kabına vs. bulaşma riski daha çok olduğundan dolayı esas ve yararlı yoğurt bakterilerinin faaliyetini kısıtlayabilmektedir. Bu da yoğurdun raf ömrünü kısaltabilmektedir.
Yoğurdun kalitesine etki eden diğer mühim bir faktör ise kullanılan mayanın özelliğidir. Sanayide kullanılan yoğurt mayalarının etkinlikleri, yoğurtlaşma aşamasından akabinde, oluşan asit ortamına, soğutmaya ve bakterilerin diğer özelliklerine bağlı olarak bir hayli yavaşlıyor, adeta duruyor. Buna rağmen, evde kullanılan yoğurt mayalarındaki bakterilerin özellikleri bilinmemektedir. Ev mayaları üzerinde gercekleşen araştırmaların çoğunda bu mayaların içinde yoğurt bakterilerinin dışında başka yabancı bakterilere de rastlanmaktadır. Bu şekildeki mayaların kullanılmasıyla üretimi yapılan yoğurtlar, kısa sürede bozulmakta, ekşimekte ve gaz oluşturmaktadır. İşte, fabrikasyon yoğurtların evde yapılanlara göre daha uzun sürede bozulmasının bir sebebi de budur.
Kısaca belirtmek gerekirse, sütün kalitesi, yoğurdun kuru madde oranı, kullanılan mayanın özellikleri ve hijyenik üretim, fabrikasyon yoğurtların uzun raf ömrüne sahip olmasını sağlamaktadır.
Yoğurt işlenmiş bir süt ürünüdür. Hayvan memesinden çıkan, doğada mevcut bulunan ya da sentezlenen bir şekli yoktur. Mutlaka belirgin teknolojiler kullanılarak, doğal ham madde olan sütten üretilmesi zorunludur.
SÜTÜN BESİN DEĞERLERİ AZALIYOR
Bu üretimde mutlaka veri (bilgi) ve teknoloji hâkimiyeti lazım gelir. Evde gercekleşen kaynatma işlemi de dahil tüm ısıl işlemler için de bu disiplin geçerlidir. Mineral maddelerde bir kayıp söz konusu değildir. Süt proteini ve laktoz da (süt şekeri) ise herhangi bir kayıp olmaz. Bunlarda kayıp olması için yakmanız lazım gelir. Evde gercekleşen kaynatma işleminde ise proteinin ve kalsiyumun yaklaşık olarak %40’lara varan mühim kısmı tencerenin dibine kalsiyum kazeinat olarak çöker ve kayba uğrar. Tüketici satın aldığı açık sütlerde kontrollü bir ısıtma sağlayamadığından, kaynatma ile sütün besin değerinde mühim bir azalmaya ve sütün doğal tadının değişmesine neden olmaktadır.
5. Marketlerden alınan sütler ve yoğurtlar açıldıktan akabinde niçin uzun zaman bozulmuyor?
4. Maddede yazılı gerekçe bu madde için de geçerlidir.
6. Süt kaynatılınca ya da ısıl işlem (pastörizasyon, UHT) görünce vitaminleri ve enzimleri kaybolur mu?
Yüksek derecede pastörizasyon (85 ve 90 0C üzeri) ya da sterilizasyon ( 135-140 0C) derecelerinde enzimlerin tamamına yakını ya da vitaminlerin yaklaşık olarak %20-40’ı zarar görmektedir. Şayet sütün, vitamin kaynağı bir gıda olmadığı, meyve ve sebzelerin bu mevzuda daha mühim olduğu da unutulmamalıdır.
7. Süte uygulanan homojenizasyon işlemi sütün molekül yapısını değiştiriyor mu?
Homojenizasyon hiç bir süt bileşeninin moleküler yapısını değiştirmez. Homojenizasyon fiziksel bir işlemdir.
8. Sütün kemik erimesine yol açtığı konuşuluyor, bu nasıl olabilir?
Bu iddianın ne bilgiyle, ne bilimle ne de akılla alakası vardır. Aksine osteoporoza demek oluyor ki kemik erimesine mani olur.
9. Pastörizasyon sütü sağlıklı hale mi getiriyor?
Pastörizasyon gıda güvenliği için uygulanan hijyenik amaçlı bir işlemdir.
10. Süt sindirim enzimlerimizi tahrip ediyor mu?
Hayır, aksine sindirim enzimlerini aktive etmektedir.
11. Homojenize süt ürünleri çocuklarda diyabet, astım ve doku tahribine yol açar mı?
Kesinlikle hayır. Süt ürünleri çocuklarda diyabet, astım ve doku tahribine yol açmaz.
12. Sokak sütü pastörize ve UHT sütlerden daha sağlıklı mıdır?
Çok fazla hata ve bilgiye, bilime aykırı bir sorudur. Hangi şartlarda getirildiği, içinde nelerin olduğu bilinmeyen kalitesiz bir süt ile, kontrollü önde gelen çiftlik/köylerden gelen çiğ sütten fabrikalarda işlenmiş, hijyenik olarak ambalajlanmış pastörize ya da UHT sütü mukayese etmek mümkün değildir.
13. “Süt mukustur, faydası yoktur, sütte kalsiyum da yoktur” deniliyor, bu doğru mudur?
Hayır. Süt kalsiyum açısından zengin bir gıda olup, her yaştaki tüketiciler için, kısaca yaşam için zorunlu bir gıda maddesidir.
14. Hazır yoğurtlar, kutu sütler ve süt tozundan yapılmış ürünler son kullanıcı sağlığını negatif etkiler mi?
Hayır.
15. Kimi yoğurtlarda kaymak yüzeyden kabuk gibi sıyrılıyor. Yoğurtların üzerindeki kaymak margarinden yapıldığı için mi böyle?
Ne yazık ki, kimi dürüst olmayan kayıt dışı, merdiven altı işletmeler bu yola başvurabiliyor.
16. Su bile 100oC’de kaynarken, su bazlı olan süt UHT işleminde nasıl 135oC’ye çıkabiliyor?
Sterilizasyon, yüksek sıcaklık ve basınca sahip buhar ile yapıldığı için…
17. UHT işleminde sütün 135oC’de basınç altında ısıtılmasıyla, sütteki canlı organizmalar yok olur mu, demek oluyor ki süt ölür mü?
UHT işleminde sütte mevcut bulunan bütün mikroorganizmalar ve enzimler inaktif duruma geçmektedir, ancak bu sütün ölmesi manasına mutlaka gelmez. Sütteki bütün besin elementlerinin biyolojik ve besin değeri; çiğ süttekine göre en az %95’in üzerinde korunmaktadır.
18. Homojenizasyon ve UHT ile elde edilen süt ürünlerinin sağlığımız açısından ne gibi riskleri vardır?
Homojenize ve UHT sütler insan sağlığı yönünden sıfır risklidir.
19. Sokak sütünün tehlikeleri nelerdir?
Süt ve süt ürünleri, her yaştaki insanın yeterli ve dengeli beslenmesi için vazgeçilmez bir gıdadır. Bütün gıdalarda olduğu gibi süt ürünlerinde de ilk dikkate alınması lazım gelen öğe (unsur), “gıda güvenliği”dir. Gıda güvenliğinin sağlanmasındaki en temel hedef ise “son kullanıcı sağlığı”dır. Bu kavramlara dayanarak açıkta satılan sokak sütlerinin tehlikeleri şu şekilde sıralanabilir:
- Sokak sütünde bazıları ölüme de yol açabilen çeşitli hastalık etmeni mikroplar bulunabilmektedir.
- Sokak sütlerinde kısmen yağını almak, su ilave etmek ve kesilmesini engellemek için nötürleyici kimyasallar katmak gibi farklı hileler yapılabilmektedir.
- Sokak sütlerinde çiftlik koşullarından gelen, çevre kirliliğinden bulaşan mikropartiküller (taş, toprak, kıl, gübre, kimyasal-nükleer atıklar gibi) ve bakterilerin ürettiği toksinler bulunabilmektedir. Bu mikrobileşenler sütü evde kaynatmak ile yok olmamaktadır.
- Denetimsiz ve işlenmemiş sokak sütlerinden evde gercekleşen ya da pazarlarda açıkta satılan yoğurtlar ile torba yoğurtları ciddi risk taşımaktadır.
20. Ülkemizde açık süt satışının muhtemel riskleri ve etkileri nelerdir?
Sokakta satılan sütlerin kayıt altına alınabilmesi amacıyla, çiğ sütün marketlerde satışı suretiyle doğrudan son kullanıcı ile buluşturulacağı gibi bir uygulamanın yaşama geçirilmesinden önce konunun; başta gıda güvenliği ve ayrıca sosyal açıdan yaratacağı etkilerinin göz önünde bulundurularak bütün yönleri ile ele alınması gerekmektedir.
Besinsel içeriği ve sıhhat faydaları sebebiyle başta çocuklar, gençler ve yetişkin bayanlar olmak üzere bütün yaş gruplarının her gün süt ve süt ürünleri tüketmesi gerektiğine her platformda vurgu yapılırken; dikkat edilmesi lazım gelen en mühim husus, seçilen ürünün sağlıklı ve güvenilir olmasıdır. Çiğ süt ile ortaya çıkabilecek sıhhat riskleri, üzerinde çok büyük bir titizlikle düşünülmesi lazım gelen en mühim husustur.
Süte; süt hayvancılığının yapıldığı ahır ve çiftliklerde besleme, hastalık tedavisi, sağım işlemi, yetersiz soğutma ve makul olmayan muhafaza şartları gibi nedenlerle insan ya da çevre kaynaklı bulaşmalar olabilmekte; bu nedenle süt, insan sağlığı açısından çok fazla riskli hale gelebilmektedir. Bu sebepten ötürü çiğ süt; Enterotoksijenik Staphylococcus aureus, Campylobacter jejuni, Salmonella türleri, E. Coli, Listeria monocytogenes, Mycobacterium tuberculosis, Mycobacterium bovis, Brucella türleri, Coxiella Burnetii, Yersinia enterocolitica gibi patojen bakterileri içerebilir.
SÜTTEKİ BAKTERİLERİN YOL AÇTIĞI HASTALIKLAR
İnsanlara geçebilen (zoonoz) hastalıklara da neden olan bu mikroorganizmaları içerebilen hayvansal bir gıda olan süt, bu nedenle bütün dünyada çok fazla ciddi yasal düzenlemelere tabidir. Bu bakteriler sebebiyle su yüzüne hastalıklar; özellikle bebekler, küçük çocuklar, hamileler, emziren anneler, yaşlılar ve bağışıklık sistemine ait problemi olan insanlarda çok fazla ciddi sonuçlara neden olabilir. E. coli O157:H7 enfeksiyonu sonucunda ortaya çıkacak komplikasyonlardan biri hemolitik üremik sendromdur (HUS), ki bu özellikle çok fazla genç ve yaşlılarda akut böbrek yetmezliğine neden olabilir. Hamilelerde Listeria bakterisinden kaynaklanan hastalıklarla; düşük, cenin ölümü ya da yeni doğan hastalığı ve ölümü gibi çok fazla ciddi riskler dâhi söz konusudur.
Çiğ sütün mikroorganizmalar için çok fazla hızlı üreyebilecekleri besleyici bir ortam olması sebebi ile soğuk zincirde meydana gelebilecek tek bir kırılma anında sürat ile gelişebilecek mikroorganizmalar, sütte çok fazla kısa sürede çok fazla yüksek sayılara ulaşabilir. Bu, özellikle yaz mevsiminde hava sıcaklığının yüksek olduğu durumlarda çok fazla daha ciddi boyutlara ulaşabilecek bir tehlike kaynağıdır. Ülkemizde Brusella, Şap ve Tüberküloz prevelansının yüksekliği de göz önünde bulundurulduğunda, çiğ sütlerin çok fazla daha çok büyük riskler taşıdığı da unutulmamalıdır. Isıya bir hayli dirençli olabilen bu hastalık etmeni mikroorganizmaların, çiğ sütün kaynatılması ile yok edilememesi durumu da üzerinde titizlikle düşünülmesi lazım gelen hususlardan bir diğeridir.
Açık süt (sokak sütü) ise gelişmiş ülkelerde çoktan unutulan ancak ülkemizde hala yaygın olan bir tüketim şeklidir. Sokak sütçülüğü ülkemizde sıhhat riskleri sebebi ile 1930’da yasaklanmış bir satış biçimidir. Yasak olan bir şeyi teşvik etmekte suçtur. Eskiden fakir hastalığı olan Brusella, artık hatalı bilgilendirmeden binaen zengin hastalığı olarak mütalaa edilmektedir.
Yine çiğ sütteki bu tür patojen ya da diğer mikroorganizmaların mühim bir kısmı, sütte bir takım bozulmaların yolunu açabilecek biyokimyasal reaksiyonlarda rol alan enzimler de üretmekte, hatta toksinler bile oluşmaktadır. Bunun beraberinde hijyenik olmayan üretim şartları ortamında gözle görülebilen yabancı katı partiküllerin (taş, toprak, kıl, gübre vs.) yanında, çevre kirliliği sebebi ile kimyasal ve radyoaktif mikro kalıntılar da süte geçebilmektedir. Ne yazık ki, çiğ sütün sadece kaynatılması ile ne bu toksinler ne de mikro kalıntılar yok edilememektedir.
Bu sebepten ötürü çiğ süt, modern işletmelerde pastörizasyondan önce kesinlikle klarifiye (santrifüj) edilerek içindeki yabancı katı kir maddelerinden, kalıntılardan, kimi sporlu bakteriler ve mayalardan arındırılmaktadır. Oysa sokak sütünün mutlaka böyle bir işlemden geçmesi söz konusu değildir ve doğrudan malesef bu haliyle tüketiciye satılmaktadır.
Bütün bu sıhhat risklerinin yanında tüketilen sütün besleyici değerine ait bir düşünme de kesinlikle yapılmalıdır. Bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde günümüzde kullanılan pastörizasyon ve UHT (sterilizasyon) işlemleri; sıcaklığa duyarlı birkaç vitaminde gerçekleşen düşün orandaki kayıplar dışında sütün besleyici değerinin en yüksek düzeyde korunmasını sağlayan ısıl işlem teknikleridir. Sütün “sağlıklı hale getirilmesi için” son kullanıcı tarafından evde uygulanan kaynatma işleminde ise süt besleyici özelliğini kaynatma süresine göre çok büyük ölçüde kaybetmektedir. Yetersiz kaynatma sıhhat risklerine, uzun zaman kaynatma ise sütün besleyici değerinin ve peynire işlemede mayalanabilirliğinin mühim ölçüde azalmasına neden olmaktadır. Tüketici ise mutlaka bu ayrımı yapabilecek durumda değildir.
21. “Üzüm pekmezi tüketmeyin, demir (Fe) içermiyor.”
Tamamen hakikat dışı bu ifade, bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Üzüm en besleyici bir meyvedir. Üzüm pekmezi üzümün fiziksel olarak suyunun buharlaştırılması ile üretilmektedir. İçerdiği demir, üzüme göre 4-5 kat fazladır. İyi bir enerji kaynağıdır. Ayrıca üzüm pekmezi Türk toplumunun geleneksel bir gıdasıdır. Artık yabancı ülkelere de ihraç edilmektedir.
22. “Açıkta dolaşan tavuğun yumurtasını tüketin.”
Bu söylem de tümünün hatalıdır. Dünyada dioksin krizi ve benzeri hastalıklar bu şekilde bulaşmış ve dünyada gıda güvenliği konuları bu kriz sebebi ile gündeme gelmiştir. Tamamen hatalı bir ifadedir.
23. “Meyve suyu içmeyin, içinde koruyucu var”
Meyve suyu, ısıl işlemle dayanıklı hale getiriliyor. Bu sebepten ötürü Na benzoat ve diğer koruyucuların ilavesine ihtiyaç yoktur. Proseste gercekleşen iş; posa, çekirdek vb. unsurların uzaklaştırılması olup, meyveyi sıvı hale getirme işlemidir. Meyve suyu 100 ml’si yaklaşık olarak 45-60 kcal verir. Söylendiği gibi aşırı enerji vermez. Vitamin, mineral ve enerji veren bir gıda maddesidir.
24. “Ambalajlı gıda tüketmeyin”
Ambalaj; gıdanın özelliğini korumak ve muhafaza için bir proses gerekliliğidir. Ambalaj; gıdaya herhangi bir bulaşma oluşturmamakta, tam tersine gıdayı doğal hali ile tüketiciye ulaştırmanın en emniyetli yoludur. Ambalajsız ve açıkta satılan gıdalar risk taşımaktadır.
25. “Damacana su tüketmeyin, BFA (bisfenil A) var.”
Yapılan araştırmalara göre; güneşte, karanlıkta ve olağan mutfak koşullarında 6 ay depolanan damacana sularda BFA limiti çok fazla düşüktür, insan sağlığı açısından risk oluşturacak düzeyde değildir.
26. “Ekmek tüketmeyin”
Ekmek de diğer gıdalar gibi günlük menüde yer alması lazım gelen mühim bir gıda olup, miktarına dikkat ederek bütün gıdalar gibi tüketilmesi lazım gelen bir temel gıdadır. Bu tüketimde farklı ekmek çeşitlerinin rotasyon ile tüketilmesi doğrudur. Dengeli beslenme bunu gerektirmektedir.
27. “Sakaroz tüketin, fruktoz ve glikoz tüketmeyin”
Sakaroz (toz şeker=pancar şekeri) ısıl işlemle ya da tüketildiği vakit vücutta glikoz ve fruktoza parçalanır. Bu oran %50 glikoz ve %50 fruktozdur. Yani tümüyle hatalı bir söylemdir. Doğal bir gıda olan balda glikoz ve fruktozun oranı yaklaşık olarak aynıdır.
28. “İşlenmiş gıda tüketmeyin”
İlk insandan bu yana gıda, muhafaza için belirgin şekilde işlenmiştir. Örneğin meyvenin kurutulması fiziksel bir işlemdir. Gıda muhafazası için bu işlem zorunludur. Kuru meyvenin eski haline gelebilmesi için kaybettiği suyu meyveye geri vermektir. Yani bu şekilde gıdaya herhangi bir negatif işlem söz konusu değildir. Söylem, tümünün hatalıdır.
29. “Etiketinde ‘E’ olan gıdayı tüketmeyin.”
Gıda üretiminde kullanılan bütün bileşenlerin kod ile bildirilmesi söz konusudur. Örneğin meyve suyu üretiminde asitliği düzenlemek ve lezzet vermek amacı ile kullanılan sitrik asit demek oluyor ki limon tuzu, diğer bir ifade ile limon suyundaki ekşiliği veren bileşiktir. Bunu etikette E 330 olarak belirtmek zorunludur. Bu bütün dünyada aynı kodla kullanılmaktadır. Buna karar veren JECFA adlı katkı maddeleri komitesidir. Ülkemiz bu komitede temsil edilmektedir.
SONUÇ:
Gıda hususunda uzman olmayan kişilerin toplumu hatalı yönlendirmesi; üreticiyi, çiftçiyi ve son kullanıcıyı, Bir yandan da ülke ekonomisini negatif etkilemektedir. Bu tür iddialarda mevcut bulunan, konuşmalar yapan kişilerin araştırması ve bilgisi olmadan fikir üretmesi çok fazla manidardır. Herhangi bilimsel kanıta dayalı olmayan uyduruk iddialar, ‘kitap satışını artırmak ya da diğer bir menfaat beklentisi olabilir’ olacak şekilde yorumlanabilir. “Doktor olmayan birisinin ameliyata girmesi nasıl mümkün olamayacaksa”, bu tip konuşmayı yapanların gıda hususunda konuşmaları aynı negatif neticesi yaratmaktadır. Bu kişilerin yaşamak için lekeledikleri gıdaları tüketerek yaşadıkları bilinmelidir. Bu mevzuda devletin hukuksal önlemleri alması gerekmektedir.
Prof. Dr. Nevzat Artık – Başkent Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü
Prof. Dr. Atila Yetişemiyen – Başkent Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölümü

, ,

Mar
31

Acıbadem Bursa Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Gülay Hamzaoğlu Öztürk, beslenme davranışlarımızı düzelterek kansere karşı büyük oranda korunabileceğimizi belirtiyor. Öztürk, doğru pişirme yöntemlerinden besin maddelerini mevsiminde tüketmenin önemine, fazla kilolardan “üç beyazlar”ı hayatımızdan çıkarmaya dek önemli bilgiler verdi.

PIŞIRME YÖNTEMLERINE DIKKAT!

Kanserden korunmada öncelikle mutfağın düzenlenmesi gerektiğini ifade eden Öztürk, şu bilgileri verdi: “Bundan kasıt, pişirme yöntemlerine dikkat etmeniz. Yiyecek hazırlarken ızgara, buğulama, benmari ve fırında pişirme yöntemlerini kullanmak gerekiyor. Yağsız et tüketmek, tavuk ve hindinin kesinlikle derisini yememek, balık tüketimini artırmak önemli. Güne kızarmış ekmekle mi başlayacaksınız, ekmeği çok kızartmamak hiçbir şeklide yakmamak gerekiyor. Zira gıdaların yüksek ısıya maruz kalması ile protein yapısı bozulup zararlı maddelere dönüşebiliyor. Ekmekteki yanmış bölgeler de işte bu zararlı dönüşümü içeriyor. Yine eti mangal yerine normal ızgarada pişirmek bu kapsamda son derece önemli. Bunu kesinlikle alışkanlık haline getirmek gerekiyor.”

MEVSIMINDE TÜKETIM ÇOK ÖNEMLI

Tüm sebze ve meyve gruplarının mevsiminde yenmesi gerektiğini vurgulayan Öztürk, şöyle devam etti: “Mevsimi dışında yer alan gıdalarda ilaç ve hormon gibi maddelerin kullanımı vücudumuza geçiyor ve bu da risk oluşturuyor. Acıbadem Bursa Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Gülay Hamzaoğlu Öztürk çocuklarda son dönemlerde artan hızlı ergenliğe girişin bunun bir göstergesi olduğunu vurguluyor. Kışın domates ve biberden vazgeçemiyor iseniz, kendinize bir derin dondurucu temin edin ve yaz mevsiminden içini mevsim sebzeleri ile doldurun. Kışa sağlıklı hazırlık yapın.”

Salam, sucuk, sosis gibi koruyucu madde kullanımı gerektiren gıdaları mutfaktan uzaklaştırılması uyarısını yapan Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Vücudumuz iş yaşantısı, yoğun çalışma ortamında sağlıksız beslenme koşulları ve yoğun stresin etkisinde. Bu nedenle vücudun savunmasını sağlaması için ona göre beslenmek çok büyük önem taşıyor. Antioksidan özelliği yüksek gıdalar savunmayı artırmaya yardımcı oluyor. Bu kapsamda domates, havuç, limon, zencefil, sarımsak, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve tahıllara soframızda daima yer vermemiz gerekiyor.”

BAĞIŞIKLIK SISTEMINI GÜÇLENDIRIN

Öztürk, şunları dile getirdi: “Yeterli ve dengeli beslenmeyi bir alışkanlık haline getirmek ve tüm yaşantınız boyunca sürdürmeniz önemli. Çeşitli ve renkli sebze-meyvelerin tüketimi kanserle mücadelede son derece büyük rol oynuyor. Tüm besin gruplarından her gün ve dengeli bir şekilde faydalanmak gerekiyor. Kefir, probiyotik yoğurt, çiğ sebze, soğan ve bazı kök bitkilerin tüketimine önem vermek, bunları tüketmeyi unutmamak şart.”
Fazla kilolara dikkat çeken Öztürk, “Sabırsız diyetlerden kaçınılması gerektiğini çünkü bilinçsiz ve ketojenik diyetlerin kanser riskini artırdığını vurguluyor. Mutfağınızdaki düzeni değiştirerek ve doğru şekilde beslenerek size uygun hazırlanmış menülerle kilo kontrolünün sağlanması gerekiyor.” diye konuştu.

Işlenmemiş gıdaların tercih edilmesini öneren Öztürk, tuz şeker ve un konusunda şunları söyledi: “Kanserle mücadelede üç beyazları hayatımızdan çıkarmamız önemli. Tuz ve şeker tüketenlerde kanser görülme riski artıyor. Boş kalori kaynakları olan şeker ve beyaz un kilo alımını da tetiklediği için yağ dokusu çeşitli hastalıkları beraberinde getiriyor.”

Öztürk, ayrıca hareketli yaşamı ve günde 2 litre su tüketilmesini kaydetti.

Mar
18

LAKTOZU SİNDİREMEYENLER SÜT YERİNE KEFİR TÜKETMELİ
Laktoz süt şekeridir. Laktaz ise laktozu bağırsaklarda parçalayan bir enzimdir. Laktaz eksikliği ya da az çalışması sonucunda; süt ve süt ürünleri tüketildiğinde gaz, şişkinlik ve ishal gibi sorunlar yaşanabilir. Laktazın çalışma düzeyine göre bu yan etkilerin şiddeti de değişir. Süt, yoğurt, dondurma, sütlü tatlı ve yumuşak peynirler yiyince şikayetler açığa çıkar. Bu nedenle hassasiyet yapan yiyecekleri; yoğurt, kefir veya sert peynirler ile değiştirmek gerekir.

Mar
11

Vücudumuzda biriken toksinler (zararlı maddeler) zamanla diyabetten kansere kadar pek çok hastalığa yol açıyor. İşte ‘alkali beslenme’ kitaplarıyla da tanınan Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun KadınMag sitesinde yer alan, vücudu toksinlerden arındırma önerileri…

SİNDİRİMİNİZ ÇALIŞSIN

LİFLER: Toksin atılım organlarının başında bağırsaklar geldiğine göre lifler bağırsak çalışmasında gerekir. Lifler, su tutarak bağırsağın peristaltik hareketler dediğimiz atılım hareketlerini artırarak, kabızlığa engel olur. Kabızlık yoksa life gerek yok gibi bir anlam çıkarılmasın, lifler her zaman gereklidir. Lifleri en kolay alma yolu bitkisel beslenmedir. Bu arada karaciğerin bir toksin ayrıştırma yeri olduğunu da hatırlayalım. Karaciğerin ayrıştığı toksinler genel olarak yağda eriyen toksinlerdir ve safrayla bağırsağa dökülürler.
Bağırsakta toksinleri emecek ve bağırsak hareketini artıracak lifler yoksa yavaşlama yüzünden toksinler geri emilir. Tekrar karaciğere gider, tekrar detoksifiye edilmeye çalışılır. Lifli beslenmeniz yetersizse hazır lif içeren preparatlardan kahvaltıyla 1 adet tüketin.

ÇİĞ SARMISAK, YOĞURT, KEFİR

PREBİYOTİKLER: Bağırsakların toksin (zehirli maddeleri) atmasını desteklemek için prebiyotikler de gereklidir. Modem beslenme modelinde tek bir doğal prebiyotik kaynağı olarak ev yapımı yoğurt veya kefir sayılabilir. Her gün kefir tüketmek ve antibiyotik kullanılan dönemde destek olarak prebiyotik alınmalı.
Güçlü bağışıklık söz konusu olduğundan ilk korumamız gereken bağırsaklarımızdır. Çünkü bağışıklığın yüzde 80′inin orada olduğunu biliyoruz. Prebiyotikler olmadan bağırsak sağlığımızı koruyamayız. Hayvansal gıda yedikçe iyi probiyotilklerin yerinde fırsatçılar çoğalır. Çiğ sarmısak tüketmek bağırsaktaki zararlı bakterileri azaltmakta yararlı olabilir.

LAHANAGİLLER, ISPANAK, BALIK

GLUTAMIN: Bağırsak hücreleri çok sık yenilenir. Bu yenilenmede glutakolon hastalığında, antibiyotik ve ağrı kesici kullanılan durumlarda, gıda duyarlılığı olan kişilerde bu yenilenmede glutamin ihtiyacı fazladır. Glutamin; lahanagiller, ıspanak, peyniraltı suyu, balıkta bulunur.
Karaciğer, vücudun kimyasal beynidir. Yararlı kısımlarının alınıp zararlı kısımlarının atıldığı geri dönüşüm fabrikalarıdır. Karaciğer atılacak toksinleri bir tür paketleme işlemiyle vücuttan atılabilir hale getirir. Glutatyon maddesi karaciğerdeki en önemli detoks maddesidir.

KALP YÖNÜNE DOĞRU FIRÇALAMA

Lenf sistemimizin varlığının sebebi de toksin atmaktadır. Ancak lenfler yardımcıya ihtiyaç duyar. Lenf direnaj mesajı yaptırmak, bol alkali su içmek lenflerden toksin atılımına yardımcıdır. Genelde hareketsiz olduğumuz ve masa başında oturduğumuz için lenflerimizin dolaşımı yavaştır. Kuru fırçalama denen vücudu kuru bir fırça ile kalbin yönüne doğru fırçalamak yine lenf dolaşımını artırır. Kuru fırçalama cilt güzelliği için de faydalıdır.

ZEYTİNYAĞI İLE TEMİZLİK

İyi yağ olan zeytinyağı tüketmenin bir başka faydası, safradan gelen karaciğere ait toksinlerin atılmasına yardımcı olmasıdır. Karaciğer detoksunun artırılması ve safraya daha çok toksin atmak için karaciğerin faz1 ve faz 2 detoksifikasyon safhalarına yardım edecek brokoli, karnabahar, brüksel lahanası grubunun ve C vitamini içeren besinlerin önemini de tekrar hatırlatalım.
Resveratrol, s-adenozilmetyonin, slimarin, DİM, İ3C, glutamin gibi isimlerle anılan ve yüksek derecede karaciğer koruculuğu olan maddeleri içeren besinleri de bolca tüketmek gerekir. Bunlardan başlıcaları; mor sebze ve meyveler, enginar, deve dikeni, yeşil çay, lahanagiller, brokoligiller, soğan, sarmısak, yeşil yapraklı sebzelerdir.
Çay, kahve alkol kullanımını da azaltmak safra ve karaciğer sağlığı için önemlidir. Fazla hayvansal protein tüketmek de karaciğeri yorar. Akşam yemeğini geç saatte ve karbonhidrat içerikli yemek karaciğeri yağlandırır.

, , , , , ,

Mar
08

kefir-anksiyeteye-iyi-geliyor

Modern tıbbın yanı sıra bilim adamları tabiat ananın mutfağından depresyon, anksiyete yani aşırı endişeli olma hali gibi günümüzün hastalıklarına karşı koruyan besinler öneriyor. Huffington Post’un haberine göre işte anksiyeteye iyi gelen yiyecekler.
YAĞLI BALIKLAR
Ohio Eyalet Üniversitesi’nin yaptığı küçük çaplı bir araştırmaya göre Omega-3 yağ asitlerinin anksiyeteyi, plasebo içirilenlere göre yüzde 20 azalttığı görülmüş. Uzmanların mucize yağ olarak değerlendirdiği omega-3′ün birçok başka faydası da bulunuyor.
PAPATYA ÇAYI
Aslında papatya çayının etkileri yüzyıllardır biliniyor ancak modern tıp bunu yeni yeni araştırıyor. 2009 yılında yapılan bir araştırmaya göre de papatya çayı ve takviyesi anksiyeteyi azaltıyor.
YUMURTA
B vitamini beynin en çok ihtiyacı olan vitaminlerden bir tanesi ve ayrıca sinirlere de faydalı. Psychology Today isimli bilimsel derginin haberine göre B vitamini de anksiyeteye iyi geliyor
PROBİYOTİKLER
Aslında Türklerin geleneksel içeceklerinden kefir ve yoğurt en faydalı probiyotiklerden. Yapılan birçok araştırmaya göre de bağırsaklar ve beyin arasında tüm vücudu ilgilendiren önemli bir iletişim var. Bağırsaklardaki faydalı bakterileri probiyotiklerle beslemek bu iletişimi artırıyor.
PROBİYOTİKLER
2011 yılında İrlandalı bilim adamlarının yaptığı araştırmada yoğurttaki bakterilerin farelerde davranışları düzelttiği, stresi, anksiyeteyi ve depresyonu azalttığı görüldü.
YEŞİL ÇAY
Yeşil çay da bulunan L-theanine ismindeki amino asitlerin genel olarak rahatlatıcı etkisi biliniyor. Bir çalışmada 200 miligram L-theanine takviyesi verilen üniversite öğrencilerinin sınav öncesi streslerinin azaldığı görüldü.
Ancak bu miktarda takviye almak için günde yaklaşık 20 fincan yeşil çay içmek gerekir. Ancak her şey gibi bunun da fazlası zararlı olabilir.

, , ,

Şub
26

Menopoz, erken ya da geç mutlaka her kadının yaşayacağı bir süreçtir.

Menopoz, kadının üretkenliğinin sonlandığı dönemdir. Bu süreç kimi zaman rahat bir şekilde geçerken,kimi zaman da daha ağır olabilir. Kadınlar bu döneme kadar,üretkenliği sağlayan östrojen-progesteron hormonları sayesinde doğurganlıklarını korurlar.Ancak; menopoz dönemini rahatça sadece doğurganlığın sona erdiği bir dönem olarak geçirmek, elbette hareketli bir yaşam şekli ve sağlıklı beslenme ile mümkündür. Bu dönemi en risksiz şekilde atlatabilmek yalnızca bizim elimizdedir.
Menopozun farklı dönemleri vardır:

Pre-Menopoz Dönemi

Bu dönem genellikle 40 yaş civarında başlar ve belirti vermez.Küçük hormonal değişimler olur, adet dönemleri kısalarak 21-25 günde bire düşer.FSH hormonlarında artış meydana gelir ve sonu menopoz ile noktalanır.

Klimakterium ve Menopoz Dönemi

Yunanca’da, klimakterium‘’basamak’’ anlamına gelir.Cinsel olgunluk döneminin sona ermesiyle bu devre başlar.Ancak bu keskin bir geçiş değildir ve belli belirsiz meydana gelir.Hormonal dengenin farklılaştığı bir geçiş dönemi olarak, kadının üretkenlik ile yaşlılık dönemi arasında yer alır.Çeşitli fizyolojik,psikolojik ve sosyal değişimlerin yaşandığı bu dönemdeki en önemli olay, adet döneminin daimi olarak kesilmesi, yani menopozdur.Genellikle 45 yaş civarında başlar ve menopozdan sonraki belli bir süreyi de kapsayarak, yaşlılık döneminin başlangıcı olarak kabul edilen 65 yaşına kadar sürer.

Post-Menopoz Dönemi

Menopozal dönemin en son fazıdır ve menopozdan yaşlılık dönemine kadar olan süreyi kapsar. Ortalama 6-8 yıllık bir süredir.Bir kadının post-menopoz evresinde olabilmesi için, 12 aylık amenore (adet görmeme)periyodunu tamamlamış olması gerekir.Bu dönemde yaşlılığa bağlı organik hastalıklar görülebilir.

Menopoz Sürecinde Beslenme Nasıl Olmalıdır?

Bu süreci rahat ve stressiz atlatabilmek için beslenmeye dikkat etmek ve fiziksel aktiviteyi ihmal etmemek gerekir. Böylece, bu dönemde vücutta üretimi azalan hormonların ilaçlarla tedarik edilmesiyle ortaya çıkan koroner damar hastalıkları,kemik erimesi(osteoporoz),ter basmaları, ruhsal gerginlik gibi rahatsızlıkların önüne geçilebilir. Bu dönemde beslenme ve kilo kontrolü özellikle önemlidir. Öncelikle dengeli beslenmeye dikkat edilmeli, basit karbonhidratlar tüketmek yerine kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir.Kuru baklagiller,esmer ekmek(çavdar,kepek,tam buğdayekmeği), ve normal pirinç pilavı yerine bulgur pilavı tüketilmelidir. Protein alımı için, kaliteli protein kaynakları tercih edilmelidir. Örneğin yoğurt ve kefir (probiyotik içerdiğinden) kalsiyum miktarı daha yüksek olduğundan tercih edilebilir. Fındık,badem, kuru incir ve yeşil yapraklı sebzeler de iyi birer kalsiyum kaynağıdır.

Et tüketiminde ise mümkün olduğunca yağsız et tercih etmeye,pişirme yöntemi olarak da ızgara,haşlama ya da buğulama yapmaya özen gösterilmelidir. Yemeklerde zeytinyağı kullanılmalı ve etli yemeklere yağ konmamalıdır. Tüm bunların yanı sıra, tuz tüketimine dikkat edilmeli ve salamura besinlerden uzak durulmalıdır. Tuzun ödem artırıcı etkisi olduğundan ve hormonal değişimlerin olduğu dönemlerde vücudumuz ödem tutmaya çok yatkın olduğundan, fazla tuz tüketiminden kaçınmak en doğrusu olacaktır.

Fitoöstrojen adı verilen, insan vücudundaki östrojene benzeyen bitkisel hormonlardan faydalanmak da bu dönemin rahat geçirilmesine yardımcı olur.Fitoöstrojen yeşil yapraklı bitkilerde ve kuru yemişlerde(kuru fasulye,mercimek,bezelye,soya fasulyesi ve soya yağı,sarımsak,soğan,brokoli,havuç,rezene,keten tohumu) bulunur.Bu bitkisel hormonlar, fiziksel aktivitenin de yüksek olması durumunda, osteoporoza (kemik erimesi) karşı belli ölçüde bir koruma sağlar.

Yapılan bir araştırmada, sigara içen kadınların içmeyenlere göre menopoza iki yıl erken girdiği görülmüştür.Ayrıca, sigara içenlerde östrojen metabolizmasının etkilendiği ve sigaranın kemiklerdeki mineral içeriğinin azalmasına neden olabileceği saptanmıştır.
Bu dönemde özen gösterilmesi gereken diğer noktalar da, sıvı tüketiminin artırılması ile ideal kilonun korunmasıdır.Bu dönemde vücut yağ dokusundaki östrojenden de faydalanır. Bu nedenle çok zayıf olan kişilerin de kilo alarak ideal kilolarına ulaşmaları gerekir.Alkollü içecekler ve kafein ise bu dönemde uzak durulması gerekenler arasındadır. Alkol, kemik hücrelerini ve kalsiyum emilimini olumsuz etkiler.
Tüm bunlara dikkat edildiği takdirde, menopoz süreci sadece doğurganlığın bittiği stressiz bir dönem olarak geçecektir.

, , , , , , , , ,

Şub
16

Gebelik döneminde tüketilmesi gerekenler Süt, yoğurt, kefir, probiyotik yoğurt, ayran,
peynir. Bu besinler protein, kalsiyum,fosfor, B2 vitamini, B12 vitamini, A vitamini
olmak üzere besinsel olarak oldukça zenginlerdir.

Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu

Şub
03

Yoğurt, ayran, kefir gibi probiyotik içeriği yüksek besinler, bağışıklık sistemini güçlendirmenin yanında antibiyotiklerin yan etkilerini de önlemeye yardımcı oluyorlar. Probiyotik ürünler virüslere karşı mücadelede çok etkili. Bu anlamda gün içinde bu ürünlerin en az 2 öğün tüketilmesi gerekiyor. Virüse karşı korunmak için hijyene de dikkat edilmeli. “Gün içerisinde açık havada yapılacak 30-40 dakikalık hafif tempolu bir yürüyüş, hem bağışıklık sistemini güçlendiriyor hem de kişinin kendini daha zinde hissetmesini sağlıyor. Bunların yanında hijyen konusunda da dikkati elden bırakmamak gerekiyor. Sebze ve meyveleri iyice yıkamak, elleri temiz tutmak, hasta kişilerden uzak durmak, kalabalık ortamlara mümkün olduğunca girmemek gibi önlemler, sağlıklı beslenmek ile birleştiğinde H3N2’den korunmak mümkün oluyor.